[Ana Sayfa ] [Siir][ Antoloji ][Genc K ] [Makale] [Deneme] [Oyku] [Fotograf] [Felsefe] [Forum][Tiyatro] [Sanat ] [Haber ] [Sinema ] [Kitap ] [Muzik] [Ziyaretci Defteri]


2004'te Dergilerde Şiir


BU ŞİİRİ ARKADAŞINA GÖNDER



Ekle (?)



Bu siiri arkadaşınız size yollamıştır. Lütfen sitemizi ziyaret ediniz



2004'te Dergilerde Şiir






Holding dergisi de olsa, kişisel çabalarla çıkan bir yayın da olsa dergi çıkarmak başlı başına bir zorluktur, sıkıntıdır. Bu bakımdan, nice zorluklarla çıkarılan dergilere sıralamada haksızlık yapmamak için alfabetik sıralamayı uygun bulduğumu baştan belirtmeliyim. Dergilerdeki şiirlerin incelenmesinde ise genellikle sayfalara düşüş sırası beni yönlendirdi. Zaman zaman bu yönlendirmenin dışına çıktığım da oldu; ne demek istediğim, inceleme kısmı okunurken görülecektir.



2004'te çıkmaya başlayan Ada'nın ilk sayısında Hilmi Yavuz'un "Harfler ve S/Z" şiiri şairin Hurufi Şiirler kitabını hazırlayan şiirlerden biri olarak dikkati çekiyordu: "toplandı tek harfin çevresinde..." Refik Durbaş'ın "Lodos Erken Geldi"si lodos, anılar, hüzün, yalnızlık ve sevgili ekseninde gelişen bir şiirdi. Mustafa Akar'ın "Ezra'ya Kış Okumaları Oniks" şiiri "hiçlikten çıkan, bir soluk / kendini uzaklara dilemiyorsun sen" duyarlığında bir şiirdi. Ercan Yılmaz'ın "İncire Yemin"i yazlarla uçup giden sorular soruyor ve zamanın geçişinin şiirsel betimini yapıyordu: "rüzgârın gagasındaki deliklerden / geçiyor zaman, bir ses ver / de çalayım sessizliği, uzaksan eğer / incire yemin ettiğim yerden".

Ada'nın 2. sayısında da epeyce şiir yer aldı ve bu şiirler arasında Yaşar Bedri Özdemir'in "İnziva"sı "bildiğimiz başka yaşamlar da hüzün ve talan. / burası insan sûretiyle çoğalan dünya; / şey'lerin masumiyeti kalmamış demek", Haydar Ergülen'in "Ben Başkasının Adası Olsaydım"ı "Herkes başkasının adası ölümle ayrılık arasında / iki denizden sürgün gibi kimsesizler mezarlığında", Ercan Yılmaz'ın "Renk Geyikleri" şiiri başlığındaki değiştirimle ve "kışladık yolculukta, yollar hep yara / seni de mi alıp götürsün uzak / renk geyiklerinin çektiği kızak / -nedense- hiç oralı olmayanlara" dizeleriyle dikkat çekiyordu. Yılmaz'ın bir sonraki sayıda yer alan "Alacakaranlık Bir Melek" şiirinin metinlerarası ilişkinin şiirde içselleştirilmesi bağlamında iyi bir örnek olduğuna da işaret edelim. Ali Özgür Özkarcı'nın "Makas"ı kalemi üzgün bir makasla, şiiri de kalemin gövdeden biçtikleriyle bir tutan duyarlığının ürünüydü. Özkarcı'nın sonraki sayıda yayımlanan "Kumaşlar"ı, günümüz şiiri için şairin iyi kumaşlardan biri olduğunun kanıtıydı. Hayriye Ersöz'ün "Yıkıcı"sı, "Yıkıcı geldi. Geldi ve topladı sırlarımı. / Gövdenin rüyâsı kıpırdadı / Övgüye değer aşka açıldı bütün kapılar" dizeleriyle gizli fakat yıpratıcı bir erotizmi duyuruyordu. Mustafa Fırat'ın "Hüzün Çiçeği" gerilimi ve yanılgıyı birlikte yaşayan dizelerden oluşuyordu: "ihanete uğrayan şehirler gibi direndim yaşama / düşü düşle çarptım sıkıntılar fırtınasında / üşüdüm de bozkır tenli gülüş bir yanılgı mıydı? / yanılgılar kum taneleri gibi döküldü saçlarıma". Adem Turan'ın "Aynalıçarşı Meseli" bir Çanakkale türküsünden esinlenmiş gibi görünse de özgün bir ses duyuruyordu: "Mutludur ama aynalıçarşıdan geçen halk / göğü yukarıdan indirmeye kalkışmaz / Göğ uzaktır çünkü binlerce kez".

3. sayıdaki şiirler arasında Aydın Afacan'ın "Veda Suları" sulara ve yalanlara yazılan hikâyenin (hayatın!) beyhudeliğini çağrıştırıyor, Nurettin Durman'ın "Mustarip Bir Akşamın Alacasında" şiiri hayatın karşısında şaşırıp ölümün karşısında şaşırmamanın tezadını buluşturuyordu. Serkan Ozan Özağaç'ın "Marie Sophie'nin Odası" şiirindeki hayat yorumu dikkat çekiciydi: "Katlan ey insanım, temizle kanını tuğlalardan! ki hayat / Dediğin, duvarlardan zehirler akan, hastalara ait bir oda." Cuma Duymaz'ın "Yokluk Burcu" hayata Özağaç'a göre biraz daha farklı bir yorum getiriyordu: "hüzne iliştirilmiş / bu yaşamak da neyin nesi // kutsal metinlerden / anılara taşınan efsunlu emanet". Nilay Özer'in "Aşk Karbon"u ise ilk kitabındaki şiirlere göre farklı bir yapıya yaslanıyordu ama şairin hırçınlığından bir şey kaybetmediğini gösteriyordu: "yaşanmışlara bak başlangıç ve son gibi kayıtlı tenimizde göğün hareketleri"



Adam Sanat'ta geçen yıl şiirleri yayımlanan şairler arasında Songül Kaya, Riitta Cankoçak, Mehmet Çakır, Levent Sevi, Resul Karabulut, Efe Murat, Cem Kurtuluş gibi isimler dikkat çekti. Elif Koçak daha bir şair sanki. Derginin genç şairlere sayfa açması ne kadar alkışlanası bir tutumsa yayımlanan genç-şiirlerin çoğunun poetik çizginin altında olması o kadar üzücüydü. Kimseyi kırmak istemeyiz ama bu şiirlerin birinden aldığımız şu dizeler herhalde sözünü ettiğimiz şiirlerin ortalamaları hakkında ipucu verecektir: "dün gece tayyibe türlü pişirdim / tezkereyi geçirmesin diye".

216. (Ocak) sayıda Salih Bolat "Gidenin Verdiği" şiirinde geride kalmanın acısını dile getirirken son yıllarda derinleştirdiği şiirlerinden yeni bir örnekle okur karşısına çıktı. "belki bilenmiş bıçakların tehlikeli duruşuyla açıklanabilir / hareket eden trenin penceresinden söylenmiş sözle / acıyla da açıklanabilir, gölgeli bir suskunlukla" dizelerinde yaşamın gölgeli boşluklarını, açıklanması zor görünen belirsizlikleri, geride bırakılanın sahipsizliğini lirik duyarlıkla aktarıyordu bu şiirde.

217. (Şubat) sayıda İlhan Berk "Madrigal V" şiirinde "Bir yazıdır güz, sevgilim, bilmediğimiz bir dilde yazılmış" diyerek şiirinin gizemliliğini bir kez daha duyurdu. Sefa Kaplan "Türkiye'ye Tarih Dersleri"nde Türkiye'de doğup büyümenin kişilik ve yaşantı üzerindeki etkilerine değiniyor ve ülke bilincinin nasıllığını sorguluyordu. "yine böyle mi olurdum acaba, / mesela arjantin'de doğmuş olsaydım" diyerek de coğrafyanın kişilik üzerindeki etkisini düşündürüyordu. Onur Caymaz "kar uzun romanlar getiriyor aklıma / umutla..." diye biten "Çığ Düşesleri" şiirinde hayata "kar"dan bakmayı deniyor ve bütünlüğe zarar vermeden ayrıntıya inebiliyordu. Yer yer Cenap Şahabettin'in "Elhan-ı Şita" (Kış Ezgileri) şiirini hatırlatsa da "kurtaracaklar dünyayı anla / başkalarının eskileriyle büyüyenler" diyerek gerçeğin acı yüzünü gün ışığına çıkarıyordu.

Selahattin Yolgiden'in "Son Günün Peşinde"sinin Adam Sanat'ın 2004'te yayımladığı genç-şiirler arasında öne çıkan bir şiir olduğu söylenebilir. Kimi yerde -uzun şiirlerin kaçınılmaz kaderi mi?- bir dağılma seziliyorsa ve Apollinaire'den belirgin bir etkilenme taşıyorsa da "su kıyısında kimse yoktu" diyerek ıssızlığı derinlemesine duyurabiliyordu. Yolgiden, Adam Sanat'ın 225. (Ekim) sayısında yayımladığı "Yorgun" şiirinde de hayatın içindeki yorgun insanların fotoğrafını çekiyor ve "üsküdar'da bir çamaşırcı kız"ın, "akşamı zor eden bir çımacı"nın dünyasını genişletme ve dünya adlı bir gemiyle bilinmeyen bir limana gitme arzusunu dile getiriyordu. İmgeleri biraz daha zorlayıp anlatımcılığı azaltsa daha iyi bir düzey tutturacağı ileri sürülebilir Yolgiden’in; nitekim Kasım sayısındaki "Yasemin" şiiri bu anlamda daha iyi bir şiirdi.

218. (Mart) sayıda Ahmet Necdet'in Haiku Kuşu kitabından sonra yazmaya başladığı "tanka"lardan bir demet içeren "İlkbahar Tanka'ları" ilgi çeken şiirler arasındaydı. "Tanka"nın biçimsel özelliklerini de gözeterek kaleme aldığı şiirlerin birinde şöyle diyordu Necdet: "Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi!" Adam Sanat'ın 226. (Kasım) sayısında da Necdet'in coşkulu sesinin ürünleri olan "İlkbahar Tankaları'nın yayımlandığını not düşelim.

219. (Nisan) sayıda Kemal Özer'in, yılların birikimi olan şiir deneyiminin getirdiği olgunluk ürünlerinden biri olan "Telâş"ında çatı aralığında yavrularına yuva yapan bir kuşun telaşı anlatılıyor ve: "sen olmasan ben de dolup taşardım / bunca yıl kullandığım sözcükleri / kime bırakıp giderim telâşıyla" dizeleriyle şair, insanın doğayla paralelliğini, doğayla ortak yaşamdaki ilgiyi, paylaşmanın verdiği rahatlığı vurguluyordu. Refik Durbaş "Günden Güne Her Güne"de Ocak 2004'ün her gününe düştüğü şiir-notları bir araya getirmişti: "1 Ocak 2004 Perşembe: Ruhunun gamzesinde / kalbinin kokusu // kar sesiyle uyandı sabah / kar sesiyle uyandım".

225. (Ekim) sayıda Sait Maden'in "Şiirin Dip Sularında" serisi hakikaten derin bir süzülmüşlük içinden gelen şiirler olara düştü sayfalara. "Bir yolcunun ardında kalan boşluğa benzer / bir hiçliğin ağzında kalan yolcuya hem de" dizeleriyle açılan şiirde bütünlüklü güzelliğin yanı sıra "son gölgenin ayrıldığı ev" ve "son yaprağın ürperdiği dal" inceliği dikkatimizi çekti. Yer yer epik ama çoğunlukla lirik bir ezgi gibi okunan, "ürperti gibi yürüyen" bir şiirdi. Akif Kurtuluş'un "Anlar" şiirinde hayatın "an"larını kavramadaki ustalık dikkat çekiciydi. Biçimin, sesin ve yer yer çift anlamlı çağrışımların da gözetildiği şiirden bir dize: "sağır hayat ne duyar, ne anlar".

226. (Kasım) sayıda Ataol Behramoğlu "Okyanusla İlk Karşılaşma" şiirinde sıradanlığın dışına çıkmanın yolu olarak bir okyanusun görkemine eğilmekte ve insan yaşamının sınırlılığını bu yolla vurgulamayı denemekteydi: "Kıyısında bu görkemin / Bir gece olsun geçirmek isterdim / İnsanın ve ömrünün / Sınırlarını kavramak için". Ali Püsküllüoğlu'nun yıl içinde Adam Sanat'ta yayımlanan şiirlerinin bizce en iyisi olan "Bir Karanlık Masalı"ndan birkaç dize: "Zamanın başladığı günlere kadar gitsem, yaşamak / yine de çok kısa, diyor / ve körüm ben, karanlıktan korkan / ağzının yarısıyla gülen bir kuşum".



Agora'nın 35. (Ocak-Şubat) sayısında Veysel Çolak bir kadına seslenme biçemiyle yazdığı "Duygulara Yolculuk" şiirinde yakınmalı bir dille kadının "sebil" güzelliğini, insanın parçalanmışlığını, dünyanın çürüyüşünü, gürültüyle biten günleri, gövdeyi çeken uzaklığı ve belirsizliği, "ateşin güvenilmezliğini" anlatmaktaydı: "Ses uyuyor, ateş kurnaz ve uyanık, zaman yalancı / insan iyice kirli, insan iyice paramparça ve durmadan azalan / kendine çivili fıçı, renkli ışıklardan görünmez tuzak." Arife Kalender'in "Kapı" şiirindeyse insanın kendini kapı sanma hali, birbiriyle tam da uyuşma içinde olmayan, bütünlük göstermeyen imgelerle anlatılmaktaydı: "Herkes kendini bir şey sanıyor / bense bir kapı / eşiğimde postal izleri / eşiğimde hırsızlar dilenciler / eşiğimde sevgilimden öpücükler". Ertan Yılmaz'ın "Öcü Masalı" şiiri kopuk kopuk da olsa, yeni zamanların dilini eski zamanların içinden geçerek yakalamaya çalışan bir yaklaşımı haber veriyordu: "Harfleri yeni buluyor olmalıydık. Çiçeğinde / çiğ kelimeler türetmek kalıyordu soluktan. / Delirmiştik, konuşmalıydık barbar bir dille / yazmayı çözdüm; bastım dağlamayı düşlerimize".

37. (Mayıs-Haziran) sayıda yılın en çok şiir yayımlayan şairlerinden olan Ahmet Ada "Monolog" şiirinde iç-konuşma yöntemiyle şiirin yazılış nedenini sorguluyordu. Ada'nın bu şiiri ekseninde, şiirindeki lirizmin yerini didaktik bir yalınlığın aldığı söylenebilir: "Her şey yarasıyla oynayan çocuk kadar / saydam. İnsanlık değerleri -belki ençok / bunun için yazmam gerekiyor. Yonta yonta sözcükleri." Altay Ömer Erdoğan'ın "Kaküllü Manifesto"su şiire, hayata, tükenen dünyaya, yaşama sancısına göndermelerle kurulan bir şiirdi. Bir çeşit hayat-şiir manifestosu! Güncele değinmekle birlikte günceli aşan şiirden birkaç dize: "öğreneceğin çok şey olabilir cücelerden / devler bir şey anlatmazken sana / bak şimdi daha uzun basra'nın kulübeleri / ikiz kulelerden".

38. (Temmuz-Ağustos) sayıda Hüseyin Yurttaş'ın "Otel Mektupları" şiiri dünyanın oynaşan gölgeler biçiminde görüldüğü bir metindi. Yalnızlığın, kimsesizliğin lirik bir söyleyişle dile getirildiği şiirde kayıplara karışma duygusu baskındı denebilir: "loş odada görebilsem kendimi / bir sessiz harf olup düşeceğim / kimsesizlik defterine". Kâzım Şahin'in "Herkes Bana Ağladı" şiiri zamana eklenme telaşında bir kalbin yakınmalarını içeriyordu. Doğadaki ışık lekelerini kendinde toplamayı arzulayan bir kalpti bu: "ay ışığında titreyen bir ırmağa kapandım / ışıktan lekeler ağaç gölgelerinde / zamana ilave telaşında kırık kalp".

39. (Eylül-Ekim) sayıda Osman Serhat Erkekli "Suna'ya Şiirler"in LXXXI numaralı bölümünde sürekli ve yoğun birlikteliğin ulaştığı sonucu sorguluyordu. Birlikte soluk alıp vermenin, boğulmayı göze alarak, alışkanlığa dönüşme korkusunu taşıyarak sevgiliyi mutlu etme duygusunun ulaştığı sonucu... Şöyle diyor: "Şimdi perdesiz bir pencereyiz şehre / Nerdeyse kanatlanan / Bir pencere olduk göklerde / Kanat biz, kuş biz, biziz gökyüzü de..." Yaser Bereketoğlu "Kendi Adıma" şiirinde pek çok şairde karşımıza çıkan "zaman" izleğine temas ederken meydan okumanın sertliğini gösteren bir cesaretle davranıyordu: "seninle alış verişim bitmedi daha / aldığını geri vermeyen zaman / yaşamı bir mengene gibi sıkar ellerim / gör nasıl çoğalırım o zaman".

40. (Kasım-Aralık) sayıda Tahir Abacı "Gecenin Köşeleri"nde zamanın köşelerinde durarak, "bulutların notalara dokunduğu bir ikindi"den bakarak gecenin "ne"liğini araştıran bir yaklaşım içindeydi. Bir çeşit, gecenin sorgu oturumu: "Verandalarda sadece çay saatini bilenler / Akşamla iklim değil an devşirenler / Bir iz bırakamazlar sokağın ruhunda". Halide Yıldırım "Çınarlı Köprü"de düşenin iflah olmayacağı bir köprünün şiirini sunarken, kendi adının ayrılığa köprü olan baş harfinden yararlanıyordu. Geçen yıl içinde yayımlanan pek çok şiirde, Hayati Baki'nin Harfler Kitabı'ndan ve Hilmi Yavuz'un Hurufi Şiirler'inden sonra şairlerin "harf"e sıkça eğildiğini söylemek gerekiyor bu vesileyle. "Çınarlı Köprü"den iki dize: "kocaman gövdesiyle bu şimdi / adımdaki bu H bu sonsuz köprü"



Akatalpa'nın 49. (Ocak) sayısında Kâzım Şahin'in "Uzak ve Biz"i son yıllarda şiirimizde çokça görülmeye başlanan "uzak" izleğine farklı bir anlayışla yaklaşıyordu. Şiirden birkaç dize: "benzerim sandım zamanı: kapalı bir dize / ne çok dalgınlık içerir ne çok gürültü / bunu anlamaya: kuşların dilinden..."

50. (Şubat) sayıda Salih Mercanoğlu'nun "Yitik El"i az sözle çok şey anlatabilmenin yetkinliğini duyumsatıyordu: "bir çocuk eli uzatabilir ancak / kelimelerle dokuduğum ipeği". Mercanoğlu Akatalpa'da yıl içinde epeyce şiir yayımladı ve bunların tamamına yakını iyi, sıkı şiirlerdi. Hüseyin Peker'in "Gök Odalarda"sı şairin öteki şiirleri gibi uzunca bir şiirdi ve yine öteki şiirleriyle karşılaştırıldığında dağınıklık yerine belli bir bütünlük gösteriyordu. Şiirden dikkat çekici birkaç dize: "Suya yazılı aylar. çakıllara gömülü gün artıkları" veya "Obam dağıldı, kar sularında dağıldı ocağım" yahut da "Obam dağıldı, kurtulma hızıyla tutunuyorum sonradan / ince kabuklu üzümler ısmarlıyorum soframıza / Seni çağırıyorum su baskınlarından". Nuri Demirci'nin "Göç; Kendine"si hayatın inceliklerini acının içinden süzülen bir dille şiirleştiriyordu: "kat izlerini bozmadan / katlayıp kaldırıyorum geceyarısına doğru / acıları ve bütün başlangıçları". Demirci'nin 54. (Haziran) sayıdaki "Zemheri" şiiri de kalbin terk edilmişliğine eğiliyordu: "sirk gitti / şehirde unutuldu ip cambazı / kaldınız / biliyorum, şimdi / sökülmüş bir çadır yeri kalbiniz".

51. sayıda (Mart) geçen yıl çok az şiir yayımlayan Celâl Soycan'ın "Şehrayin"i herkesin kendi meydanına saklanmasını ve suçumuzla avunmamızı öneren bir şiirdi. Altay Ömer Erdoğan "Çölde Göl Saatleri"nde "ey barbar, ey zamane şimşekleri / bir çocukluğun bahçesine nasıl girilir / haylaz bakışlar avlar kelebekleri" diyerek çağın barbarlığına işaret ediyordu. Osman Serhat Erkekli'nin "Hayatta Ben En Çok Suna'yı Sevdim" şiiri ise ilginç bir nazire geleneğine işaret ediyordu. Sırasıyla: Can Yücel'in "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim", Abdülkadir Budak'ın "Hayatta Ben En Çok Annemi Sevdim", Bâki Ayhan T.'nin "Hayatta Ben En Çok Kendimi Sevdim", Halide Yıldırım'ın "Hayatta Ben En Çok Onu Sevdim" şiirleri ve Erkekli'nin bu şiiri. İhsan Tevfik'in "Bir Dağın Ardında"sı zincirleme kuruluşuyla olduğu kadar uyandırdığı şiir duygusuyla da yeniden okunmayı hak eden bir şiirdi. Birkaç dize: "bir dağın ardında gece / çağırır / ağır bir / uykuyu // bir dağın ardında uyku / siler / yabanıl bir / korkuyu".

52. (Nisan) sayıda Tahir Abacı'nın "Taş Şehir" şiiri her seferinde yeniden gelen bulut mahşerini ve hızara giden ağaçların ağıdını seslendiriyor, Çiğdem Sezer'in "Lale"si rüzgârın dağa yakışması gibi yağmura yakışan kalbin sesini duyuruyor, Mehmet Mümtaz Tuzcu'nun "Işığımın Ardında"sı kanla mürekkebin yezidi çatışmasını vurguluyor, Özlem Tezcan Dertsiz'in "Töre Kuşları" hangi annelerden doğduğu bilinmeyen isli adamlarla hangi yüreğin yazdığı bilinmeyen kanlı kitabın sayfalarını aralayarak çarpışıyordu. Gültekin Emre'nin "Enkaz"ı uzaklığın ve savrulmanın acılığını hissettiriyordu: "Hallaç pamuğu gibi / Savrulduk durduk / Mezarlarımız birbirine / Kavuşmaz artık".

53. (Mayıs) sayıda İlyas Tunç'un "Gül Ürkütür"ü etkileyici söyleyişiyle ve zamanları birbirine yaklaştıran anlamıyla ilgi çekiciydi: "kimseler / söylemedi... patikalardan geçtim, asma bahçelerden, / uçurumlardan... öğrendim eski yazıtlardan gerçeği: / gül ürkütür..." Tunç'un 58. (Ekim) sayısında yayımlanan "Yaşlanırken"i için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Metin Güven'in "Cümbüş"ü benzeri bir söyleyişle, "Bir cümbüş bu. / Ters dönmüş kirli bir çocuk eline benzediğine bakmayın" diyerek anlamda ve ifadede çarpıcılığı yakalıyordu. Yusuf Alper'in, şiirimizde pek çok defa ele alınmış veya en azından sözü edilmiş "terzi" izleğini bambaşka bir yaklaşımla söz konusu ettiği görüldü "Susan Solgun Terzi"de: "Bir uçurum kenarı kuş uçuşu rüzgârda / O hangi dağın ardı ben nerelerden yaya". Yıl içinde Akatalpa'da "Kıyı" şiirleri dizisini sürdüren Hilmi Haşal'ın bu sayıdaki "Kıyı Serzenişi" şiiri "artık hangi daldan hangi kuşlar kalksa uzağa / eski bir kırıklığın sızısıyla ağlar kanatlarının sesi" dizelerindeki ince sızıyla, Betül Yazıcı'nın "Anka"sı "körebe oynayacağız / çarpışarak çoğalacak yalanlarımız" dizeleriyle, Emre Gümüşdoğan'ın "Kav"ı ise "yanlış numara çevirip kendi sesini dinleyen / parmaklarım, cebimde bir şeyler arayacak" diyerek yalnızlığını duyuruşuyla etkileyiciydi.

55. (Temmuz) sayıda Halim Yazıcı, ilkgençlik yıllarımızın etkileyici romanı Yılkı Atı'nın yazarı Abbas Sayar'a ithaf ettiği "Yılkı Aşkları" başlıklı nefis şiirinde hayatın nabzını tutuyor ve kırdan bakarak bir kenti yaşamada aşkın payının altını çiziyordu: "topuklarından vurulan tay / çırılçıplak şiiri ölümün (...) ve gördüm / terk ederken bir kenti / aşklarımı değil kendimi terk ettiğimi".

56. (Ağustos) sayıdaki "Bir Evde Ateş Olmalı" şiirinde kadına bakmanın sırrına ermiş görünen Osman Serhat Erkekli şöyle diyordu: "Önce kutsal bir şeye bakar gibi / Ama sonra hayranlıkla bakılmalı kadına". Uğur Bilmiş'in "Su Kuşları Tanığımdır"ında hayata ve babaya ilişkin yeni yorumlar okuduk: "Baba bir toprak, bir ev, bir coğrafya / Cennet ve cehennemdir baba" ve "Senden gelip sana gidemediğim kadardır hayat".

60. (Aralık) sayıda lirizmiyle, yarattığı çağrışımlarla, dozu iyi ayarlanmış erotizmi ve "adaya sığınmış rüzgâr gibi" söyleyişiyle yılın kusursuz şiirleri arasında yer alan, Haydar Ergülen imzalı "Cam Odada Akşam" vardı: "Üzümde unutma beni zeytinde unut / ben tenhayım bağa // Sütünü bende sakla acıdan taşmış / bir incir gibi içliyim sana".



Yıl içinde Atlılar'da yayımlanan şiirlerin genelde uzun, epeyce uzun şiirler olması derginin belli bir poetikayı gözettiğinin göstergesiydi. "Yeni epik" anlayışın önemli örnekleri vardı bu dergide. Derginin, 10. (Mart-Nisan) sayısında Hakan Arslanbenzer'in "Süleyman Değirmi Monologları VII (final): Süleyman Değirmi Hepinizden Özür Diliyor" başlıklı şiiri söyleyişte belirgin bir gerilim ve hırçınlığı duyuruyordu. Patronla, şiir okuyucusuyla "ağzı bozuk konuşan" Süleyman, "İnsan hiç sevdiğinden başka biriyle Meral / İnsan hiç göz göre göre insan içinde / Sırf ağzı bozuk konuştum diye öyle mi Meral / Öyle mi Meral sırf Meral ağzı bozuk insan içinde" diyerek Edip Cansever'in tragedyalarını andırıyor ama ondan daha hırçın, daha sert bir söyleyişe dayanıyordu. Esma Toksoy'un "Yalnız" şiiri de benzeri bir anlayışla kaleme alınmış ve insanın günlük yaşam içerisindeki yalnızlığını vurgulayan bir metin olarak göründü. Tedirgin bir ruhun sözcüklerdeki yansımaları okunuyordu bu şiirin düştüğü sayfada: "ben gelemiyorum / uzun birşeyler yazıyorum çünkü / uzunmektuplar, uzunhikâyeler, uzunşiirler / kısa sayılan şeylere ise bulaşmıyorum" Toksoy'un 11. (Mayıs-Haziran) sayıdaki "Islanırken Uykuda"sı daha derli toplu, daha etkileyici bir şiirdi. Şiirden nefis bir dize: "Aşk da uzamış bir lafın şiiridir". Osman Konuk'un "Türk Argosu" (sayı 10) şiiri argoya hırçın bir yorum getiriyor, eksiltili bıraktığı yorumda okurla ortaklık kuruyordu: "dar bluzlarda şımartılmış memeler, boşuna; / sıradan adamlar arkasını dönmekle. / hakkaten dedikleri gibi 'zarif' bir şeyse dünya; / yuvarlak / türk argosunda biz buna: 'ah canım hayalkırıklığı'".

13. (Eylül-Ekim) sayıda Eren Safi'nin "Alakası Yok" şiiri Atlılar'ın öncülüğünü yapmaya soyunduğu "yeni epik" ekseninde bir şiirdi. Yer yer metafizik veya tarihsel ilgiye dayalı, yer yer maddeci anlayışla kurulan şiirde bilinçakışı tekniğinin uygulandığı söylenebilir: "Ne kadar uzun bir şiir diye otursam ne zaman o kadar kısa / Ne zaman ne kadar ödemeler tutacaksa o kadar açık çıkar / Ne kadar da kızlar var şiirlerimde baktım da / Ne kadar zafer diye otursam o kadar sarhoşluk gibi bir şey bu da / Ne kadar dava diyorsam bana o kadar ödeme yapıyorlar".



Ay Vakti'nin 40. (Ocak) sayısında M. Ragıp Karcı bölüm bölüm yayımladığı "Yakarış Temrinleri"nde metafizik telmihlere, inanca dayalı anıştırmalara yer veren, sırların perdesini aralayan, kalbini yanlış alevlerde sınayan, "kaldırımlarda dolaşan çığlıklar"ı dinleyen bir şair olarak göründü: "Konuşursan sanki sesin düşüp kırılacak / Söylesen ağzından şehirler dökülecek".

42. (Mart) sayıda Özcan Ünlü "Armağan"da zamanın durması=ölüm=armağan eşitliğini kurmasıyla dikkati çekti. Şair, "uğultulu sessizlik"te ölümle buluşmanın şiirini yazmıştı ve bu şiiri "esrik bir rüzgâr yalayarak geçmiş" gibiydi. Metafizikle fizik arasındaki gerilimden yazılan şiirden birkaç dize: "zaman durdu / şarabî suyuna döküldü cümle sırlar / ah bu armağan yani tozlu öksürük".

43. (Nisan) sayıda Nurettin Durman "Kırlangıcın Uçtuğu Bir Gökyüzüdür"de insanın kendisinden dışa yönelen bir telaşa işaret ediyordu. Eski zamanların temsil gücüne inanan, "dünyaya bir tebessüm bırakma isteği" duyan şairin telaşa işareti: "Sanki bu kadar telâş bırakacak her şeyi / Her şeyi bir çırpıda çıkaracak ortaya".



Berfin Bahar, hemen her sayısında şiir yayımlayarak şiire özel bir önem verdiğini hissettirmekle birlikte ne yazık ki yayımlanan şiirlerin büyük bir çoğunluğu günümüz Türk şiirinin ulaştığı düzeyin altındaydı. Ustaların şiirlerine yer verdiği sayılar Berfin Bahar'ın 2004'te şiir adına yüz akı sayıları oldu. Sözgelimi 76. (Haziran) sayıda Dağlarca'nın "günlük doğrular kırk yıllık doğrular bin yıllık doğrular" içerisinden geçerek "Boyu uzundu yüzü kimselere benzemiyordu / Erdemi başkan seçtiler" diyen "Başkan" şiiri vardı. Dağlarca'nın metaforik bir dille "erdem"in başkan seçilişini anlatan bu şiirinin yanı sıra Berfin Bahar'ın öteki sayılarında başka şiirleri de yer aldı yıl içinde.

Derginin yayımladığı dikkate değer şiirlerden biri de 77. (Temmuz) sayıda yer alan, Müslim Çelik'in "Kelebek Hıçkırığı" idi. Genç yaşta intihar ederek aramızdan ayrılan şair Kaan İnce'yi ithaf edilmiş şiirde yer yer sesi fazlaca öne çıkarmakla birlikte gecenin çınlayışını, gökyüzünde yitip giden bir uçurtmanın hüznünü duyumsatıyordu Çelik: "tunçtan kabuğuyla / çınlıyorken gece // bir dize uykulara sürünerek / gümüşten zırha bürünerek // o uçurtma uçmuş gökyüzüne / sevgiyle yunmuş gökyüzü ne?"



Bir Nokta’da yıl içinde şiirleri sürekli olarak yayımlananlar arasında özellikle N. Halil Atlıhan, Nurettin Durman, Sıddık Ertaş, Murat Soyak, Mürsel Sönmez, Adem Turan, Resul Tamgüç, Said Yavuz ve M. Davut Yücel isimleri dikkat çekti. Yıllar önce bulunduğum bir şiir jürisinde "Çıksalın Durağı" şiirine ödül verdiğim -izini kaybetmiştim sonra- Murat Soyak’ın gerçekten iyi çalışılmış ve sezgisel bir derinlik taşıyan şiirlerini yıl boyunca hemen her sayıda okumak benim için sevindirici oldu. Derginin 24. (Ocak) sayısında Adem Turan’ın "Sapkınlar Meseli" pencereden süzülen ışığa, duvardaki gölgeye, seslere bakmanın şiiriydi. Murat Soyak’ın "Bisiklet İzleri"nde elden düşme paslı bisikletlerin çocukluğumuzda bıraktığı izler okunuyordu. 26. (Mart) sayıda Said Yavuz’un "Bir Gül Habire"si kendine zırhsız saldıran barbar ruhunun, 27. (Nisan) sayıda Sıddık Ertaş’ın "Taif"i çürük bir merdivenle ırmağa tutunanların, Murat Soyak’ın "Seyir Defteri" hiç dinmeyen yaşamak uğultusunun, Mürsel Sönmez’in "Ses"i ise her şeyin söylenip hiçbir şeyin anlaşılmamasının şiiri olarak okundu. 32. (Eylül) sayısında Resul Tamgüç "Sofa" şiirinde hançerini geyiğin gövdesinde gezdiriyor, Nureddin Durman "Okuntu"da yeryüzündeki bütün çiçekleri sunuyor, Adem Önalan "Sırbakan"da onun uzağı ve yakını arasında güzelliğiyle uğraşıyor, 35. (Aralık) sayısındaki "Zeytin Ağacının da Gördüğü Kesit" şiirinde N. Halil Atlıhan zamanın çaldığı kapıları aralıyordu.



Geçen yıl iki sayı çıkan Budala'nın 26. (Ocak-Şubat-Mart) sayısında Nurduran Duman "Üç Vakit İlahi Komedya"da "kışlık sinemadan portakal çalan" ve "karanlığın altın tozuna tutunan" bir çocuğun, Arda Gülyan "Dağınık Su"da dokundukça uzayan bir ırmağın ve insanın bir sabah eskiyerek uyanışının şiirini yazıyordu. Aynı sayfada alt alta yayımlanan şiirlerinde Gülenay C. ("Hiç") "sevgilisinin göğüs aralığında kalbi esas adım duran"ın, Sevecen Tunç ise ("Bulut Falı") "tek kişilik yorganın altına sığmadıkları için yorganı bir ucundan çekiştirip duran"ların şiiriyle buluşturuyordu okuru. Furkan Cumhur Çakır'ın "Tabutta Firar"ı "lirik çıldırmalar"ıyla ve söyleyişiyle dikkat çekti. Osman Olmuş'un "Kuduruk Kalpler Malikânesi" ise "lütfen kimse beni böyle sevmesin! sevdiğiniz yerden kalbinizi kırarım" dizesiyle başlayan ve hiç bitmeyen bir şiirdi.

27. (Mayıs-Haziran-Temmuz) sayıda aynı sayfada alt alta yayımlanan şiirlerinde Mustafa Fırat ("Yeşil Gözler Çiçeği") bir kasabanın sonsuz bir şehir olma arzusunu, Berna Olgaç ise ("Aşkbakışı") sonbaharın tükenişine karışan ayrılıkları ve aşkın onarıldığı yıldızlı gecenin şiirini yazıyorlardı. Bu sayıda Mustafa Atapay'ın "Şamdan"ı üstümüze kükreyen güneşi, Halim Yazıcı'nın "Ne Yapsam Faydasız"ı söz dinlemeyen ömrün yorumunu, Tarhan Gürhan'ın "O Ölüm Ölündü"sü her şeyin üst üste kirlenişini ve kuşların göklerde küçülüşünü, İlhan Kemal'in "Eksik"i nereden geldiği bilinmeyen bir çığlığı, Haydar Ergülen'in "Çizgili Defter"inden sayfalara düşürdüğü "Keder Odası" ise olmayan bahçesini korumak için kelimeleri kovan adamı şiirleştiriyordu. Ergülen'in Çizgili Defter'inden aynı aylarda Yom Sanat'ın (19, Temmuz-Ağustos) sayfalarına düşen "Komşu Adası"nda da ilk aşkın hatırlanışıyla birlikte evlerin arka odalarından denizi özleyen ve büyüyünce deniz olmak isteyen çocukların anıldığını belirtelim.

Budala'da 2003 sonlarında Bâki Ayhan T. (yani, bu satırların yazarı) tarafından başlatılan "Soylu Yenilikçi Şiir" hareketine 26. ve 27. sayılarda Nursaç Bahar Çiçek, Hamza Ümit Kadıoğlu, Mehmet Mazı, İbrahim Topaz gibi genç şairlerin yatay simetrik yapıyla yazdıkları şiirlerle katıldıklarına işaret etmek yerinde olacaktır. Bu genç isimlerden İbrahim Topaz "Melek Uykuları"yla, Hamza Ümit Kadıoğlu ise "Hep Mavileri Çalardım" şiiriyle yatay simetrik yapıyı yalnızca benimsemekle kalmayıp iyice içselleştirdiklerini Şiiri Özlüyorum'un 7. (Temmuz-Ağustos) sayısında kesinlediler.



Damar'ın 154. (Ocak) sayısında Haydar Ünal "Acem Güzeliyle Haziran Konuşmaları" başlıklı ve sözcüğün tam anlamıyla epeyce uzun soluklu şiirinde insanı, rüzgârı, kırılganlığı birlikte anlamaya çalışıyordu. Şiirde "uzun sürmüş yenilgilerin tarihle olan hesabını" görmeye çalışmaktaydı şair. Şiirden birkaç dize: "Kendine bahçe arayan bahçıvanım / Dönüp duruyorum / Bozgun ile dinginlik / Anahtarla kapı arasında / Issız bir kilide dönmüşüm".

161. (Ağustos) sayıda Ersan Erçelik'in "Yürekten Yüreğe Sözler VI: Yeryüzü Konuğu" şiiri zaman zaman güncelin tuzağına düşüyor görünse de ele aldığı konuda bildik anlamların dışında çağrışımlar taşıması bakımından önemliydi: "Yüzüm eski bir anıt gibi yıkılacak / Uzun kanatlar ekleyeceğim insanlara, göçe / Hazırlanan iklimlere... Ki savaş var kapımda / Yığmış silahlarını ülkemin odasına".

162. (Eylül) sayıda Aydın Şimşek'in "Travma"sı çağın gerilimini yakalamaya çalışan bir metindi. İnsanın içindeki zamanın, zamanın içindeki insanın "travma" hali anlatılıyordu şiirde: "Büyük boşluğun konuştuğu kimsesizlik zaman / Ölü çipler kaynak yapılmış gülümsemeler lehimlenmiş duruş / Tek tek ele geçiriyor içimizdeki evreni".



Dergâh, her sayısında mutlaka şiir yayımlayan, şiirleri derginin ön sayfalarına koyarak şiire özel önem veren dergilerden biriydi. Derginin 167. (Ocak) sayısında yayımlanan, Zeynep Arkan'ın "Taşınmak" şiiri yılın iyi şiirlerindendi. Gerek bu şiiriyle gerekse öteki şiirleriyle bana kalırsa Dergâh'ın bu yıl içinde ses getiren önemli şairleri arasındaydı Arkan. "Taşınmak"ta hayatın küçük ayrıntılarından birini, "taşınma"yı konu olarak seçmişti şair: "sesini kısmak için ince topuklu terliklerin / temkinli basışlarla gittikçe kamburlaşarak / atılan adımların acemiliğidir taşınmak". Yersizliğin insanın yazgısı olması ve bunun yarattığı huzursuzlukla birlikte yer değiştirmenin bireyde yarattığı duyguların muhasebesini yapıyordu: "insan taşınırken alınyazısını da elbet yanına alır". Aynı derginin 170. sayısındaki "Kuş+Ağaç=Ardıç" ve 173. sayısındaki "Kal Demeden Önce" başlıklı şiirlerini de çok iyi bulduğumu söylemeliyim. Arkan'ın, Öteki-siz'in 4. sayısında yayımlanan "Ceviz Yeşili Kadife" şiiri de iyi bir düzeyi işaret ediyordu. Bundan sonraki yıllarda şiir izlerçevresini yanıltmamasını umduğum Arkan'ın müthiş bir yaratıcı yeteneğe sahip olduğu görülüyor.

170. (Nisan) sayıda Hakkı Çınar "Islık" şiirine şöyle başlıyordu: "ıslık çalarak uzattığım yollar / artık ne yüzüme değen rüzgâr / ne de bu eski binalar... / sadece ıslık çalıyorum". Zaman geçtikçe insanı yenilgiye uğratan bir hayatın kıyısından serzenişlerle kurulan bir şiirdi Çınar'ınki. Yaşamın kıyısından yollanan kartpostallar gibi bir duyarlık taşıyordu.

171. (Mayıs) sayıda Muharrem Tuğrul çok iyi başladığı "Panik" şiirini "nasip" sözcüğünün hissettirdiği kaygıyla iyi bitirememişti ne yazık ki! "üç oda bir salon susamak her sabah" gibi nefis bir başkalaştırma örneğini şiirin tamamına yayamamış olmasına bir şiirsever olarak üzülmemek elde değil. Selim Erdoğan "Deniz Feneri" başlıklı uzun şiirinde doğanın durgun ve/ya hareketli görüntülerinden insana yansıyan hüznü anlatıyordu: "yağmurla doludizgin sevişen taraçaların sesi / perdelerini içimden açıyor." Yanı sıra, "sanki ben kaldım yağmurlu bir gecenin / yapraktaki sesini işiten kırlangıçla baş başa" dizeleriyle doğa içinde yalnız kalan insanın kendini doğayla özdeşleştirmesinin izdüşümünü yansıtıyordu.

Derginin 174. (Ağustos) sayısında Ahmet Edip Başaran, -bilerek mi yaptı yoksa bilinçaltı bir izdüşüm mü gerçekleşti bilemiyorum ama- başlığını Gene Hackman, Leonardo Di Caprio ve Sharon Stone'un oynadığı "Hızlı ve Ölü" filminden alan şiirinde, "yani en güzel ölüm gider, bir zalimin önünde durur böyle yiğitçe" diyor ve hayatın hızlı ritminin yol açtığı anlamsızlıklara, dünyanın saflığına yabancılaşan insana veya insanın saflığından uzaklaşan dünyaya işaret ediyordu: "zevkle döşenmiş bir evin yok, şirin tasmaların".

175. (Eylül) sayıda Süleyman Çobanoğlu'nun "Gar"ı, şairin 1980'lerde yarattığı sesi yitirip bulmasının şiiri olarak okunabilirdi: "Sen hiç çıkmamışsın git birine sor / bana bakıp durma aptal ve güleç / şimdi, bu saatte, hiç bakıp durma / umurumda değil yuttuğun yengeç". Şairin uyak bulma veya sesin zorlamasıyla sözcük seçiminde zorlayıcılığa düşme engeli şiirin bütünlüğünü zedeleyen bir veri olarak görülebilir.

176. (Ekim) sayıda Hakan Arslanbenzer "Eyiyey: (Müseddes Mütekerrir)" şiirinde Doğu ve Batı geleneğinin sesini (Şeyh Galip, Ezra Pound) yeni bir söyleyişle buluşturuyordu. "Bütün bu olanlar üzücü eski dostlar sen gitmişsin gibi / Kalmış ortada bir bozuk bir kutsuz bir argo otuzunda mutsuz" diyerek hayata dair belli bir yaşdönümüne bağlı yalnızlığa vurgu yapıyordu. Arslanbenzer "müseddes mütekerrir"in biçim özelliklerine uygun olarak bölüm sonlarında yaptığı dize tekrarlarıyla fonetik ve semantik bütünlük sağlıyordu.

177. (Kasım) sayıda "Yeniden Başlamak" şiirinde Mehmet Şahin, "yeniden başlamak ölü ayaklarıyla / yeniden ölü bağırmaklarıyla kadınlar bir orman dağınıklığında" diyor, yer yer İsmet Özel'in sesiyle İkinci Yeni şiirinin sesi arasında salınan bir ritme ulaşıyordu. Yeniden başlamanın güzelliğini arayan, sesleyen M. Şahin'in bu arayışında, gerçeküstücü imgelerle dünyayı şiirin içinden değiştirme arzusu seziliyordu.

178. (Aralık) sayıda Fatma Çolak "Hay, Haya, Hayat" şiirinde kendine ve hayata seslenerek, "kuşlara kaldı yine gökyüzünü savunmak / var git bir ihanet mevsiminde sına kalbini" diyordu. Derinlere doğru giden bir şair sezgisi hissediliyordu ve "dilinin ucunda baldıran cesareti"yle şiir yazmanın gerilimi vardı dizelerinde.



Dize'nin 106. (Ağustos) sayısında Altay Öktem "Derin Adım"da şiirinin bilinen hırçınlığını, gerilimini yansıtarak bıçak darbeleriyle çizilen bir hayatın sınırlarını zorluyor, kısa çöpü çekmiş yabancının tedirginliğini duyumsatıyordu. Şiirden iki dize: "derin bir adım daha at / ertele içimdeki uçurumları"

110. (Aralık) sayıda Veysel Çolak "Son Kuşlar"da Sait Faik'in aynı adlı öyküsüne yaptığı göndermelerle dikkat çekiyor, hayatımızdan yitip giden şeylere bir ağıt yakıyordu: "Orada: anıların içinde ama boşlukta, yalın / ve keskin unutkanlıkta; nazlı, küçük anılar: / Özenle sakladığım kalbimi, serçelere anlatıyorum." Selami Karabulut'un "Sanrı"sı hayatın bir sanrı gibi yaşanmasının, uzaklaşmanın, suskunluğun alışkanlık haline gelmesinin şiiriydi. Aynı yanlışların yinelenmesi karşısında "kuyunun sırrını bozmak için mi sarkacın çığlığı" sorusuna yanıt arama arzusu seziliyordu şairde.

Yaz aylarının bitiminde yayınına son veren E'nin 58. (Ocak) sayısında Engin Turgut'un "Uğurböceği Sevinci" şiiri yer yer naifleşen bir duyarlığın izini sürerken aynı zamanda gizli bir erotizmin sesini de taşıyordu. İlk kitabı Zamana Dağılan Nar'dan sonra şiirinin yönünü değiştiren ve son yıllarda dergilerde uzun soluklu şiirleriyle görünen Nilay Özer'in bu sayıdaki şiiri, "şehre girdik ve tartıldık ağırız / iki erkek bir kadınız yani biraz sarmaşık" dizeleriyle başlıyor ve imgeci anlayışla anlatımcılığın iç içe geçtiği bir örnek olarak devam ediyordu. Deniz Durukan'ın "Leş ve Kirli" şiiri "sayısız hileli korkular"la yaşayan ve "dar geliyor hayat her dönemeçte" diyen hırçın bir şairin sesini duyuruyor, Yılmaz Arslan'ın "Rus Ruleti" şiiri uzunluğuna rağmen düşmeyen bir tempoyla devam ediyor, "tamamlanmamış bir aşk tablosuyum ben / düşürdüm büyük bir soğukkanlılıkla kendimi" diyerek yoğunluğu artırıyor ve özlemle sorunun iç içe geçtiği bir dizeyle bitiyordu: "ten bahsi nerede şimdi, goncanın bahsi nerede".



E'nin 59. (Şubat) sayısında Altay Öktem'in "Derin Anlam" şiirinde erotizmle sarmalanmış gerçeküstücü bir yaklaşım görülüyordu. Gerçi neyin gerçek neyin gerçeküstü olduğunun iyice birbirine karıştığı çağımızda şiirde imgeyi ele alırken "gerçeküstücülük"ten söz etmek ne derece doğrudur bilinmez ama Öktem'in bu şiirindeki imgelerin böyle bir yönü olduğunu da belirtmek gerekiyor: "bir ağacın altında sevişmişiz, sonra ağaç / kalkıp gitmiş yanımızdan, göğüs uçlarından / bir dal kalkmış senin, dudaklarında bir yaprak kımıldamış". Doğan Ergül'ün "Dağın Kalbi" şiiri sezgi gücü yüksek bir şairle karşı karşıya olduğumuzu haber veriyordu. Doğayı doğa olarak değil, insanın zihnindeki biçim olarak görüyor Ergül: "dağlar / gökyüzünde bir boşluğu doldurur / ve su / yerle gök arasında bir yerdedir / şekil bundan doğmuştur".

60. (Mart) sayıda Yusuf Alper beyitlerle kurduğu "Şimdi Ne Var"da "Gecede derin yağmur iniyorken kalbine / İçimde bir öpüşün büyüyen yalnızlığı" diyerek derin duyarlığının izlerini yansıtıyordu. İçinde ağıtlardan başka bir şeyi olmayan / kalmayan yalnız insanın hayata ilişkin pişmanlığı şiirdeki temel duygu olarak dikkati çekiyordu. Osman Olmuş'un "Bir Hançere Saplanan İki Kardeş" şiiri söyleyişiyle, imgeleriyle, kurgusu ve görünür özellikleriyle şairin özgün sesini duyuran bir şiirdi. Kısa kısa cümlelerle ve/fakat uzunca dizelerle oluşturuyor şiirini Olmuş. Noktalama işaretlerini bilinen görevlerinin dışına taşırıyor ve böylelikle işaretlerle de çağrışımlar yaratıyor. Hayatla birebir ilişkinin yanında çevre-olayların şairde karşılığını bulması bu şiirin temel özelliklerinden: "hiçbir baba böylesine ince ve upuzun bir yalnızlık bırakmamıştır çocuklarına: ölünce! / boşluk ve ötesi: hiç bu kadar anlam kazanmamıştır! iki kardeş: babadan dul kalınca!" Ercan Yılmaz, "Sayıların Zamiri Yok" şiirinde şöyle diyor: "tenden ince bir zar korur / yokluğun matrisini, uzun süredir / yarıçapı akşam olan / bir gül içinde, 'kavs-i mutalsam'". Bu şiirde sözü edilen "yarıçap" ve "kavs-i mutalsam" bir arada düşünüldüğünde evrende doğal olarak bulunan geometrinin yorumu akla geliyor. Fazla zihinsel olmadığı yerlerde poetik estetiği yakalayabilen bu şiir fizik-metafizik örtüşmesi olarak okunabilir.

61. (Nisan) sayıda İrfan Yıldız'ın "Taş Yorumu" son yıllarda pek çok şair tarafından kitap izleği olarak seçilen fakat genelde madde ve değer boyutunda bırakılan "taş"a yeni bir yorum getiriyor ve taşı derinleştiriyordu: "yıldız olabilsen / kalabilsen taş / rüzgâra karşı koyabilsen / olabilsen taş".

62. (Mayıs) sayıda Haydar Ergülen'in geçen yıllarda yayımladığı "İdiller Gazeli"nden sonra kaleme aldığı yeni bir gazel olarak okur önüne çıkan "Ayrılıklar Gazeli" şairin bilinen sesini sürdüren iyi bir şiirdi. Osman Çakmakçı'nın "Köryazı" şiiri doğanın ayrıntılarını gizli bir sorguyla şiirleştirmesinin örneği gibiydi: "Kırılıyor bir yerde dal / Çiğneniyor her yerde toprak / Esiyor bir yerde rüzgâr / Akmıyor her yerde deniz".

63. (Haziran) sayıda Neşe Yaşın'ın "Rüzgâr Kanatlar" şiiri "seni içimin ülkesinde buldum / uzak sisli bir aşk şehrinde" diyen bir inceliği ve "Sen / Şiir şekeri / Mımmmm" sıradanlığını bir arada sunan parçalardan oluşuyordu. Fatma N. "Nereye" başlıklı şiiriyle dil içinde yeni bir dil yaratmanın heyecanında göründü: "ittiyse kim bu terminal kapısı / ardında şehir bir gömme dolap". Kenan Sarıalioğlu'nun bu sayıdaki "Kara Zaman Parçaları" şiiri de Neşe Yaşın'ınki gibi parçalardan oluşuyordu. Dörtlüklerle oluşturulan parçalardan biri: "Yalnız bir hayal görünür yiter / Kurumuş incir ağaçlarında / Zamanın eli gezinir şimdi / Babamın uzayan saçlarında".

64. (Temmuz) sayıda Yavuz Özdem'in "Zeytin Yerden Toplanır"ı tufandan sonra çekilen suların sesini duyuruyor, gümüş hayallerin rengini yansıtıyordu. Özcan Erdoğan'ın "Yazıt" şiiri önceki şiirlerindeki şiirsel gerçekçiliğin bu kez daha bir yalın gerçekçilik eksenine evrildiğini düşündürdü. Çağdaş bencilliğe itiraz olarak okunabilecek şiirden birkaç dize: "ölülerini çoğaltan çağ / peygamberleri birbirine diken / ne var ne yoksa / herkes kendinde kutsar".

65. (Ağustos) sayıda Mehmet Altun'un "Aşktan ve Doğu(m)dandır"ı şairin kararsızlığından çıkmış iyi bir şiirdi; ama böyle başarılar genellikle tek şiirliktir. Dilemma tek tek iyi şiirlerin yazılmasına zemin hazırlayabilir ama bütünlüklü bir poetika yaratmaya engeldir. Altun'a sonraki metinlerinde çizgiyi diri tutması gibi bir görev yükleyen güzel şiirden birkaç dize: "İki nehirde yüzdüm, / İki çeşme, iki göz gibi aktı bana / İki dil tuttu beni, iki mendil oyası, iki meyve çiçeği..."



Edebiyat ve Eleştiri'nin 73. (Ocak-Şubat) sayısında Enis Akın babasına ithaf ettiği "Gül Kırmızısını Seçiyorum Uyanmak İçin" şiirinde hayatın içinden devşirilmiş imgelerle söz alıyor, günlük yaşamdaki alışkanlıkları, hafta sonlarını, kimselere yaklaşamama duygusunu ve incelikli noktaları yakalarken bir yandan da çıplak bir acıyla deviniyordu: "Şu adam akşamları yorgunluğunu getirir eve / Sandalyeye asar". Özellikle Edebiyat ve Eleştiri dergisinde yayımladığı lirizmle gerçekçiliğin iç içe geçiştiği, yaşamdaki yapaylıkları, insan olmanın hallerini dile getirdiği uzun soluklu şiirleriyle hatırlanan Ergin Yıldızoğlu "Hep Öyle Kaldı" şiirinde "mola yerlerinde otobüsten inerken yakalarını kaldıran yolcular"dan, "alçak sesle konuşulan cam ve formika restoranlardan" söz ediyor ve esas dikkatini bir film kamerasının dar açısı gibi bir yalnıza yoğunlaştırıyordu: "Ama bir adam hep dışarıda kalır / Sigarasıyla, geceyle ve beyazlıkla". Betül Tarıman'ın "Küçük Şeyler"i, anne, baba ve çocuk üçgeninin köşelerinde gerilim içinde gidip gelen ve "kesilmiş saçın bıraktığı telaş"ın izini süren bir şiirdi. Oğuz Özdem, "Kimlere Sorsam Kentin Sesini" şiirinde bir kentin içinde "nasıl dolaşılacağını" sorguluyor, doğanın kişideki derin izlerinden kurtulamayan bireyi söyletiyordu. Kenti adeta daraltılmış bir doğa parçası gibi görmek isteyen, fakat bunun olmazlığının farkına varan bireyin soruları "renk ve biçimin birbirini tamamladığı" kente dağılıyordu.

Ömer Şişman, "Sanırım Alınganlığımı Anlamazlıktan Geliyorsun"da yer yer anlam açıklığıyla yer yer de dil içinde yaratmaya çalıştığı kırılmaların neden olduğu kapalılıkla yürüyordu. Aynı şiirde hem "babilli bir saatçiyi doğmak / önlenemez bir kahvaltı sonrası" gibi söyleyişte aykırılığın izini süren hem de "dinle artık ama unutma / bir şirketler topluluğusun sen" gibi bölümlerin bulunması poetik bir krize mi yoksa hayatın içindeki uyuşmazlıklara mı işaret ediyor; şiirle ilgili soru işareti... Ömer Şişman aynı derginin 75. sayısında yayımlanan "İlginçliğini Kaybeden Biri" şiirinde gramatikal oyunları fazlaca öne çıkarıyor görünse de, kanımca Heves'te yayımladığı avangardist metinlerden daha iyi bir noktada görünüyordu. Edebiyat ve Eleştiri'nin bir sonraki sayısında Ömer Şişman'ın başka bir şiirini ("Satılık Ev") çözümlemeyi deneyen Enis Akın'ın dediği gibi Ö. Şişman "kendini bize dayatmaya çalışan bir dilbilgisiyle" yazıyor. Şiirin dilbilgisinden ve dayatmadan, ikisini birleştirerek söyleyecek olursak dilbilgisel dayatmadan zarar gördüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yalnızca Ö. Şişman'ın metinleri için değil, aynı biçemle yazan başka şairlerde de dikkat edilmesi gereken bir durum. Yaratıcı yetenek böylesi oyunlarla heba edilirse geriye şiir kalıp kalmayacağı sorusu gündemden düşmeyecektir. Aynı sayıda Ulaş Nikbay'ın "Antikacılar Kronolojisi" ilk kitabındaki şiirlere göre daha hırçın, daha farklı bir söyleyişe yaslanması bakımından dikkat çekici bir şiir oldu benim için. "Siyah susuşum vardı henüz hiçbir kefen ölmüşlüğüm" dizesi bu farklılığı fark etmede ipucu olabilir.

Derginin 74. (Mart-Nisan) sayısında Hidayet Karakuş'un "Volkandağ"ı gerçeğin imgeler içerisinden dile getirilişine iyi bir örnekti ama"gibi"li benzetmelerin biçemi zedelediğini de belirtmemiz gerekiyor. Yeni çağın ürpertisini duyurmada başarılı olduğu söylenebilecek şiirden bir dize: "biz gidiyoruz içimizi yakan çağ gidiyor". Betül Dünder Bilsel'in "Jin"i çağın soğukluğunu "göğsümde yüzyılın ayak izi, o soğuk damga!" diyerek vurgulayan, bunu yaparken de çağın onayladığı görüntülere, gürültülere dikkat çeken bir şiirdi. "sesler duydum, sözden kovulmuş sesler" diyerek "anlamsız sesler korosu"na işaret ediyor, yer yer kesik ifadelerle kurulan şiirde "yazılan her kâğıt gibi" anlamda yoğunlaşma seziliyordu. Betül Dünder, Edebiyat ve Eleştiri'nin 76. sayısında "Trenlerin Ardından Koşan Yalnız Köpekler ve Kadınlardır" şiirinde ise "mevsimleri kapatıp giderken kuşlar" inceliğinde gezinerek "konuk olunmaz bir evin / en sarı odasında buldum acı denen nesneyi" itirafıyla hayat-acı-aşk noktalarını şiir çizgileriyle birleştiriyordu.

75. (Mayıs-Haziran) sayıda Kadir Aydemir, "Tuzak"la yer aldı: "Yüzünün uçurumuna indim / Acı ötüşüyle ayrılık vakti / Ölü bir kuşun" diyen Aydemir bu şiirde doğa ile insanın seslerde buluşmasını ve insanın payına düşen acıyı dile getiriyordu. Müslim Çelik'in "Kardaş"ı, "kardaş 'senli benli buğday çocuk' / üç tarafı denizlerle çevrili ülkemde / bahar fışkırıyor hasret içtim / cepleri yıldız parçaları dolu çocuk" dizeleriyle hayata ilişkin umudu, umutsuzluğa karşı çıkararak vurguluyordu.

76. (Temmuz-Ağustos) sayıda Nihat Ateş "Mutfağımda Sarkıtlar"da soğuk yalnızlığı, yalnızlığın soğukluğunu duyumsatıyordu: "'Kış bitti.' / Bütün mevsim / Çatlak kemiklerimden sızdı rüzgâr". Kısa kısa cümlelerle öyküleme tekniğinin yanı sıra imgeselliği de ihmal etmeyen bir yaklaşımı vardı Ateş'in; hatta denebilir ki küçük öykü cümlelerinde bile bir imgesellik seziliyordu. Cafer Keklikçi'nin "Herkes İyi"sine eğilirken öncelikle söyleyiş bakımından İsmet Özel'in belirgin etkisinden söz etmek gerekiyor. Bununla birlikte Keklikçi'nin dize aralarında kendine özgü bir sesin kapılarını aralama cesaretine sahip olduğu seziliyordu: "bir hesap edelim: ne kadar kin tutulur meselâ şubatın onunda / ama önce ben biraz hepinizi seviyorum". Yer yer ironik yer yer de bilgece ifadelerle kurulan şiirde Keklikçi, lirik bir itiraz sesi taşıyordu.

77. (Eylül-Ekim) sayıda Cihan Oğuz, "O Sessiz Efsane"yle uzun soluklu şiirin örneklerinden birini veriyordu. Oğuz, "O Sessiz Efsane"de hayatla savaşırken canı acıyan şiir öznesinin hırçınlığını, "kirpiklerinde yorgun bir efsanenin tozu dumanı"yla yaşayanı anlatıyordu. Orhan Tüleylioğlu'nun "Gölgenin Yavaşlığı" şiirini hiç tereddüt etmeden, yılın iyi şiirleri arasında sayabilirim. "zamanın vaatlerle dolu / yasasına uydum" dizeleriyle başlayan şiirde "çantasını dalgalarla doldurmuş bir kadın", "gölgenin yavaşlığı ürkütücüydü" gibi çarpıcı dizelerin altını çizmiştim yıl içinde dergiyi okurken.

78. (Kasım-Aralık) sayıda Ahmet Özer'in "Geceyi Geçerken" şiiri dikkatimizi çekti. Ahmet Özer, yıl içinde iyi şiirler yayımlayan şairlerdendi. Bu şiirde zamanı "günlerden uzun yolculuk" biçiminde tanımlayan şair "yenilgiyle tanışan bedenleri, bütün masalların kahramanı olan elleri" anlatırken yer yer Dağlarca'nın ilk kitabındaki şiirlerin söyleyişiyle ve imgesel dünyasıyla buluşuyor ama kendi dünyasının izdüşümlerini de içtenlikle dile getiriyordu. Hüseyin Peker, "Savaş Baltası"nda "çaydanlık gibi fokurdayan" bir dille savaş alanlarından farksız sokakları, düş kırıklıklarını, hatalı sistemleri anlatırken derin bir umutsuzluğun, yitirişin içinden konuşuyordu. Aydın Şimşek, "Senin gizli gizli azalttığın / Benim açık açık çoğalttığım" dizelerinin tekrarıyla belli bir ritmi yakaladığı "Küçük Otların Sesi" şiirinde en ince yerinden kopan zamanın içindeki şehir ve doğa yorumlarını dile getiriyordu. Önder Otçu'nun "Ece" şiiri ilk bakışta yalın gibi görünen ama belli bir ustalığa dayandığından, çabasız olarak kullanılan yalınlığın sığlığından uzak bir şiirdi. Bilinçaltındaki, dünyadaki, evdeki gizliliklerin peşine düşen şair, "geçmişte bir şey var / onu tarih gizliyor" diyordu.



Eski'de yıl içinde daha çok Kemal Gündüzalp, Afşar Timuçin, Timuçin Özyürekli, Ertan Yılmaz, Atila Er, Şakir Özüdoğru, İbrahim Tığ gibi imzaların şiirleri yer aldı. Son sayısına ulaşamadığımız derginin 27. (Ocak) sayısında yayımlanan, Afşar Timuçin'in "Bir Çizgi Boyunca"sı unutulanlara bakmanın, zaman ve hayat içindeki yorgunluğun, "sessiz ağır tedirgin değişmeler"in şiiri olarak ele alınabilir. Yavuz Özdem "Yer Gece Dinlenir"de seslerin ve renklerin arasından süzülen zamana dokunuyor, "ışıklara bakar gibi" geceye bakarak hayatın birbirine zıt taraflarını bir arada yorumluyordu: "Gece / Terk etmeme tarafı hayatın / Kara dökülen gül / Şehveti evcilliğimizin / Döl tarafından süt tarafına". Kemal Gündüzalp "Elma(nın) Şiiri"nde "susamış bir ömür"le yazıyor, "bilici" tavrına biraz yakın durmayı deniyor ama uzun dizelere yaslanan şiirde aksayan söyleyişlere kapılmaktan kurtulamıyordu. Yanı sıra, özel adların çokluğu şiire didaktik bir hava veriyordu. Gündüzalp, şiire bağlanmış bir umutla yürüyordu: "Betim bereketim de yok, kurak topraklarda yılkıya bırakılmış bir kısrak / hangi ırmakları geçmem gerekiyor bu uyuz atlarla? Şiire durakaldım!"

Özkan Mert "Devrik Yaz Kasabalarının..." başlıklı dört bölümlük uzun şiirinde her şeyi bilen ama hiçbir şeyi bilmezmiş gibi davranan, zamanları birbirine karıştıran, eksik olanın ve hiç tamamlanamayacak olanın peşine düşen bir şair olarak çıkıyordu okur karşısına; aşkın insanı götürdüğü yer, bu şiirin ilgi alanları arasındaydı: "Kırlangıçların uçuşuna karışıp / gizleyebilirdim elbet kendimi / Yaşadığımı gösteren sabah kahvaltılarıyla / özür dileyebilirdim sizden! Ama nasıl / özür dilenebilir dünyadan?..." Özkan Mert, derginin sonraki sayılarında yayımladığı "Pazartesi Günleri..." şiirinde de öznelliğin içinden hayata, dünyaya ilişkin sorgulamalar gerçekleştiriyordu. Oğuz Özdem "Yıldız Avı" şiirinde "Boşluyorum çocukluğu silindi çember / büyü gibi dağıldı en itaatkâr halim" diyerek geçen zamanı anlamaya kapılar aralıyor, bir yandan görünmekten korkmuyor, öte yandansa "asabi ıssızlıklar"ını hatırlamanın tedirginliğini sözcükler arasına gizliyordu.

30. (Nisan) sayıda Melih Elhan "Sır Dökülecek"te yer yar naif yer yer sert bir söyleyişle, aynalarla konuşacak kadar yalnız halini dile getiriyor, içindeki ıssızlığı sözcüklere bulaştırıyordu: "buğulu camlara çizilen / acemi resimleri çocukluğun / aynalarla konuşuyorum / içimde kış ıssızlığı bir otobanın".

32. (Haziran) sayıda İhsan Topçu "Tükeniş"te zamanın zehriyle zehirlenmiş bir ruhun kuytuluklarda yitişini anlatıyor, her şeyin darmadağın ve paramparça oluşuna içleniyor, acılarını ev içlerinden "bir ölüyü defneder gibi" kaldırıyordu.



Evrensel Kültür dergisi çok olmasa da her sayıda şiire yer verdi. Selma Ağabeyoğlu ve Salih Bolat bu dergide şiirleriyle dikkat çeken isimlerdi. 145. (Ocak) sayıda S. Bolat'ın sonradan yayımladığı kitabına da adını veren "Açılmış Kanat" şiiri yer alıyordu. Bu şiirde Bolat "vurulmuş bir askerin miğferinde biriken yağmur"un cevap veremeyeceği sorular üretiyor, "rüzgâra direnen dal"ın direncine omuz veriyordu.



Geceyazısı'nın 4. (Ocak) sayısında Güven Turan "Midi'de Bir Öğle Öncesi" şiirinde dingin sesini sürdürüyor ve yabancı bir coğrafyada başıboş olmanın, zamanın ağır ağır ilerleyişinin farkına varmanın tadını duyumsatıyordu: "Başıboşluğun tadını çıkartıyorsun / Yavaş yavaş güze geçen / Bol ağaçlı bir parkta". Gültekin Emre "Biraz Bekleyin"de dünyanın kirlenmesi, yaşam alanlarının darlaşması, taş yığınlarının soğukluğu karşısındaki duygularını aktarıyordu. "İpini koparanın bir yerlere gittiği" yaşam anlayışından rahatsız olma duygusu seziliyordu şiirde: "Düşü bırak yalıçapkını, hayat gitti elden / Boz, boş topraklarımızla da kimse çocukluğunu / Yaşamak istemiyor çünkü her yer yangın yeri". Hüseyin Ferhad "Arabia Deserta" şiirinde "cemi cümlenin" yakından ilgilenmesi zorunlu tarihi anlamak için şiir içinden ipuçları sunuyor, otağlara yıkılan yıldızları topluyor, kişneyen kısrakların hırçınlığını yeni zamanlara taşıyor, yüzünü ufka, ruhunu Aşk'a dönen bir şair olarak konuşuyordu: "Sen ki bir dişi kurtsundur / çöl yasasına göre, / yıldıza dönüşür ruhun / öldürüldüğün ilk gece".

5. (Haziran) sayıda Ali Teoman "Zamanın Kanı" şiirinde yazma eylemiyle ve intihar arasında paralellik kuruyor ve mürekkep-kan eşleştirmesi bağlamında intihar ânının ağır duygusunu aktarıyordu: "İşte çelik uçlu kalem, suçortağı / faili meçhul cinayetlerimin. Kalemimin ucundan ak / kâğıdın böğrüne sızan, onu delen, yırtan, tek ve yalın / bir devinimde bizi birleştiren ve ayıran yoz mürekkep / işte: Açtığım damarlarımdan ağır ağır akan bu kıvamlı kapkara kan?" Şiirin bu kısmında Beşir Fuat'ın, intiharı sırasında yazıp bıraktığı metni hatırlamak şiiri anlamak için iyi bir zemin hazırlayabilir. Şairin, derginin 6. (Aralık) sayısında yayımlanan "Cam Kırıkları, Delta, Sis" başlıklı şiirlerinin de etkileyici lirik bir ses verdiğini belirtmeliyiz. 6. (Aralık) sayıda İlhan Berk "Dünyayı değiştirmez sözcükler / Ama bir ucundan tutarlar" diyerek şiirin hayat içerisindeki işlevselliğini özlü bir biçimde aktarıyordu.

Birkaç sayısı hariç tutulursa, sayıca çok olmasa da yıl içinde şiire yer veren Gösteri'nin 255. (Ocak) sayısında Arife Kalender'in "Kendimi Başkasına Erteledim"i hayatı ışığa soran bir şairin duyarlılığını yansıtması bakımından anlamlıydı. 257. (Mart) sayıda Seyhan Erözçelik'in depremi "Dünya taştı, insanlar gömüldü" biçiminde tasvir eden "Deprem" şiiri, enderemiroğlu'nun ışıkla çoğalan gölge oyunlarına temas ederek denizi ilk kez gören gözün şaşkınlığını kâğıda düşürdüğü "Duvar Sınır Su ve Hızar"ı, Yılmaz Arslan'ın "artık upuzun bir ayrılık çıkar bu şiirden" diyen "Tanık"ı, Aydın Afacan'ın mitolojik çağrışımlar yüklenen ve "yitik peri, gitgide sararan zaman, / keşfedebilir mi seni başka sularda?.." diyen "Nilüfer"i dikkat çekti.

260. (Temmuz) sayıda İsmail Uyaroğlu'nun "Lütfen Öldürün Beni" şiiri "sütü bozuk bir iblisin" dilinden acının, paylaşamama geriliminin ağır yükünü yansıtıyordu. 265. (Aralık) sayıda Kubilay Köseoğlu'nun "Şiirsiz"i sevgisizliğe farklı bir bakışla sayfalara düşüyordu: "Bunca tekrarı basit sözlerin / Bunca aşk şarkısı; ucuz, çelişik / Kimsenin kendisini sevmemesinden." Ahmet Necdet'in sonnet nazım biçimiyle yazdığı "Yokluğunla Çoğalarak" şiiri "Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren" bir şairin duyuşunu yansıtıyordu. Osman Olmuş'un "Terbiyesiz Anafor"u herkesin varmak istediği yere kendisinin varmasının gerekliliğine işaret ediyor, "nerdeysem zaten hep ordayım!" diyordu.



Güzel Yazılar'ın 25. (Ocak-Şubat) sayısında Ahmet Özer'in "Hayat Paramparça" şiiri imge derinliğiyle, "penceremizin önünde yangın çıkaran trampetler"e ve "yağmurun sesiyle yıkanan günlere" dikkat çekmesiyle önemliydi. Daha önce başka şiirlerine değinirken de söz etmiştim: Ahmet Özer geçen yıl iyi şiirler yayımladı gerçekten, yayımladığı bütün şiirler genel çizginin üstündeydi. Bir sonraki (26, Mart-Nisan) sayıda Melisa Gürpınar'ın "Yalan ile Gerçek" şiiri "saçlarına dolaşan paslı çark"tan haberdar bir şairin hayatı anlama bilgeliğinin izlerini taşıyordu.



Bütün sayılarında hem de çok sayıda şiire yer veren Hayal’de ortalamayı zorlayan şiirlerin sayısı ne yazık ki pek fazla değildi. Hele de Ayşenur Yazıcı gibi popüler şiir yazıcılarının Hayal'de sayfa bulması olumsuz bir görünüm yarattı dergi adına. Bununla birlikte bazı sayılarda dikkate değer şiirlerin yer aldığını belirmemiz gerekiyor. Derginin 7-8 numaralı (Nisan-Mayıs) sayısında Turgay Uçeren'in "Gül ile Kadın" şiiri çağrışımlara açıklığıyla, tamamlanmamışlığı şiir adına kazanca dönüştüren yaklaşımıyla önemliydi: "Bayım, / size bir sır vereyim... / iyi dinleyin / kadınla gül baş başa kaldığında..." 9-10 numaralı (Haziran-Temmuz) sayısında A. Ertan Mısırlı'nın "Sürgünüm" şiirinde aşk yorumunda Cemal Süreya ile buluşmalar ilgi çekiciydi. Aynur Dursun'un "Dört Vuruşla Yansıma"sı farklı bir sesi duyuruyordu. Aynı sayıda Ayten Mutlu'nun "Yılan Islıkları" şiiri, kendi şiirinde ustalığa ermiş bir imzanın bilinmeyenlere açılan kapılar ardına işaret edişini belirliyor ve "intiharları bölüşenlerin yalnızlığını" vurguluyordu.



Altı sayısında şiir yayımlayan Hayvan'ın 23. (Nisan) sayısında ustaların yetkin şiirleri vardı: Arif Damar'ın "Git Gel", Güngör Tekçe'nin "Gökyüzü", küçük İskender'in "Patlak Lastik" başlıklı şiirleri... Aynı sayıda Onur Caymaz'ın "11 Fen A" şiiri coşkulu bir yüreğin geçmişten izdüşümlerini etkileyici bir hüzün diliyle yansıtıyordu. 27. (Ağustos) sayıda Ece Ayhan'ın "ama zihninin atlaslarını olabildiğince açacaksın, / -akarsular dökülür diye düşünmeyeceksin, / kimi eleştirmenler gibi" diyen lirik-ironik şiiri yeniden yeniden okunmayı hak ediyordu.



Hece, yıl içinde çok sayıda şiir yayımlayan dergiler arasında göründü. Derginin hemen her sayısında en başta Cahit Koytak ve Hüseyin Atlansoy'un şiirlerinin yer aldığına dikkat çekmek isteriz. 86. (Şubat) sayıda Cahit Koytak "Şiirin Gömülüşü"nde metafizik ilgiyle, masalsılıkla şekillenen kartpostalımsı görüntüler sunuyordu: "İşte bölük bölük melekler / Köpeklerin çektiği kızaklara binmişler / Yamaçtan aşağı iniyorlar; / İpekli kefenlere sarıp / Göğe kaldırmak için Ofelya'yı". Atakan Yavuz "Bulantı"da "gökyüzünü koyduğu yerde bulamama korkusu"yla "havada çarpışan iki kırlangıç arasından" şiiri gören bir şair olarak çıkıyordu karşımıza. Necatigil'le İsmet Özel arasında imgesel gerilim taşıyan bir şiiri var Atakan Yavuz'un: "Hangi ilençli el ovaladı benim lambamı / hangi lirik özne / ki kaçak kat gibi duruyorum üstünde / yağmurdan ödünç bir elbise".

87. (Mart) sayıda Hayriye Ünal "Otel"de Edip Cansever'in Tragedyalar'ını hatırlatan bir duyarlık yakalıyor; ne var ki şiirin başlarında fazlaca özel ad kullanılması yorumun kapanmasına yol açıyordu. "Gecenin sonunu gören gözlerim vardı" diyen bir şair Hayriye Ünal ve onun yazdıklarını yeni epik ekseninde değerlendirmek ve insanın zaferlerini değil yenilgilerini söz konusu ettiğini söylemek yanlış olmaz kanısındayız. H. Ünal, derginin 94. (Ekim) sayısındaki "Evden Bozma Bir Pansiyon" şiiriyle de dikkatimizi çekti. Hem kendisiyle hem de başkalarıyla söyleşme, "uygarlığın şapka çıkardığı yere odaklanma", "geçici olanın güzelliğini duyumsa(t)ma" bu şiirin anlam katmanlarının arasını dolduran taraflardı: "Kenarda kalmış her şey bana bir hısım / Kenarda örümcek ağı ve süprüntü / Kenarda biçimsiz ve eski püskü / Kenarda miskin mi miskin bir rahatlık buluyorum".

88. (Nisan) sayıda İhsan Deniz'in "Dikkat... Kompliman!"ında her şeyin bir eksik yanının olduğu, insan yaşamının kısalığı, dünyada oluşun gereksizliği ve hiçlik duyumsanıyordu. Deniz'in bilinen dize yapısının şiirin söyleyişinde yarattığı kırıklığın bu içeriğe denk düştüğü görülüyordu: "Kalbinizin yaprağından / çıkarmayın bu gül mevsiminin / serinliğini. Sesinizdeki iyiliği / affedin. Dikkatinizin hükmüne boyun / eğmeyin bir daha.. Nasıl olsa keyfiniz / yok, renginiz eksik, dünyaya dair / umutlarınızın ömrü kısa.." Hemen ardındaki şiir Haydar Ergülen'e aitti: "İnsan Kısadır!" Eğer burada bir editörlük cinliği yoksa, içerik bakımından birbirinin izini süren iki şiirin arka arkaya yer alması iyi denk gelmişti denebilir. İnsanın (ve tabii aşkın da...) ağaçtan, ikindiden, kardan, yağmurdan kısalığını anlayan bir şairin dizeleri: "Babaannem derdi ki / 'İnsan kısadır oğlum / ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi / yarışmazdı yollarla, göğe evler yükseltmezdi!'"

89. (Mayıs) sayıda Hüseyin Atlansoy "Yeğnik Âsâ Dar Geçit..." şiirinde "Şair neden yalan söyler?" sorusunun yanıtını verirken şairin pek çok kimlikle yeryüzünde ömür sürdüğünü ifade ediyordu: "Yanlışlıkla iki kez / Kaydetmişler dünyaya beni / Bundandır yalan / Söylediklerimin hepsi."

Hece'nin sıkı şairlerinden Selim Erdoğan "Yeniden" şiirinde annesini yitirmiş olmanın acısını, onu hatırlatan her ayrıntıda derinleşerek aktarıyordu: "Yolcuyum, yağmur tanelerine yaslanarak yakınlaşan bir şehrin / Işıklarını gördüğümde sarılırım boynuna rüzgârın / Hüznümü istesem vermez miydin?" Hayatın derin macerası, karanlık bilgisi, kanatlarını kaldırarak tipiye direnen bir kırlangıç inadıyla ve soluk resimlerden açılıp genişleyen bir duyarlıkla yansıtıyordu Erdoğan. Bu sayıda Abdurrahman Şenel'e ait "İdil Gazeli"nin, taşıdığı inceliklerle bana Haydar Ergülen'in, önceki yıl hakkında bir çözümleme yazdığım "İdiller Gazeli"ni hatırlattığını söyleyeyim.

93. (Eylül) sayıda Ayşe Sevim Günay "Rücu"da hayatı "uçamayan bir kuşun kanatlarına anlam veremeyişi" olarak görüyor ve hayatla ölümü bir kâğıdın iki yüzü gibi değerlendiriyordu. Şiirde, anlayan değil ama anlamaya çalışan bir ruhun gerilimi seziliyor: "her şey sonra da her şey / yavaşlıyor yavaşlamalı yavaşladı / zamana narkoz veriliyor / dünyanın ilk ağacının gövdesine değiyor elim / ölüm telaşlandırıyor yaşamı".

94. (Ekim) sayıda İsmail Kılıçarslan "Hiç Görmedim Ben Seni"de uzun dizelerle soluk alıp vererek, soluğunu uzatarak konuşmanın heyecanını duyumsatıyordu. "Bir evi olduğunu unutup canı sıkılan şair"in (şiir-öznesinin) hayat içerisindeki şaşkınlığı, kanıksanmış davranışlarla alay edişi vardı şiirde. Aşağıya aldığım dizelerin sonuncusunda şimdi'den geçmiş'e (Barbaros'a...) yapılan örtülü telmihe dikkat çekmek isterim: "parlak fikir denebilir bulduğum cümlelere, iltifat edebilir bana insanlar / elimi sıkıp başarılarımın devamını dileyebilir, baş ağrılarım için bir koşu eczaneye gidebilir / ben denize inerim denize inince kızıllaşır sakallarım bir muharebe düşüyle". Celal Fedai'nin "Sisin İçinde Kayalar" şiiri günlük hayattan derinliğe sıçrama kontrastı içerisinde gelişiyor ve düşmanların şefkatiyle geldiği anlaşılan ölüm, hayatın içine yerleştiriliyordu. Şiirde gerçeküstü öğelerin sıradan durumlarla biraradalığı, çağrışıma açık ifadelerin belirleyiciliği söz konusuydu: "Pas yarasının ateşi / içinde misafir sisin; / tütsüler bitinceye kadar / yenecek keklerimiz olacak". Hece'nin 96. (Aralık) sayısında yer alan "Eğilip Su İçmek Gibi" şiirinde de yaşamayı "gibi" olarak görüyor ve hayatın boşluğunu, anlam arayışını dillendiriyordu şair: "ey ölüm / ey gelin annemiz / bari sen / eğilip topladığın eteklerinde / kirli çocuklarını yıkar gibi / övme / bizi / al".

95. (Kasım) sayıda Ömer Erdem "Pişmanlıklarım" şiirinde etkisi geçmeyen pişmanlıklarının izdüşümlerini kâğıda geçiren, bilinçaltının ayrıntılarını sezişle kavramaya çalışan ve "aklı(nı) kuyulara salan" bir şair olarak göründü: "geçmez benim pişmanlıklarım / geldiğim yer dönülür gölgelik değil / son bir ip kalsa elinde boynuma geçir / yanılıp onu gül düğümü sayayım". Ahmet Edip Başaran "Dekor" şiirinde "uzun sıfatlarla uzun dizelerle uzun imgelerle upuzun düşlerle" yazan bir şair görünümündeydi. Şiirde "göğün altındaki bütün solgun yaraların Türkçe çocukları"nın ve geniş anlamda "şairin" yeryüzündeki serüvenini damıtıyordu. Başaran, "kimsenin ölümü iplemediği mutsuz salıncak"tan bakıyordu dünyaya ve modern yaşamın rahatsız ediciliğini vurguluyordu.

96. (Aralık) sayıda Kenan Çağan "Gencölüm"de yaşam sarasına tutulmaktansa genç ölümü yeğleyen bir şair olarak görünüyordu: "kara dullara çoğalan zaaflara / ve ihtiyar şairlere kaldı dünya".



Heves'in II. cildinde T. Semra Balcı'nın "Rengârenkler"i boğulmuş lacivertlerini yüzünde gezdirdiği fırtınalara iç geçirmenin, Ali Özgür Özkarcı'nın "Taş Gölgeler"i tenhalara kapanan çekingenliğin biriktiği lambanın şiiri olarak okundu.

Cilt III'te Enis Akın'ın "Taş Taşımıyorum" şiiri sözcükleri-heceleri-harfleri alışılmamış yerlerinden parçalayıp birleştirerek oluşturulan ilginç söyleyişiyle ve hayatı farklı algılatışıyla öne çıktı: "taşıyorum / bissürü elim var, kırmızıkurşunkalemler, bistüri / üstümde hiç durmıycakmış gibi bi yağmur". Ömer Şişman'ın "İpeksi" şiiri başlığının aksine sert bir söyleyişle sayfalara düşüyor ve iyi çalışılmış bir metin olarak aşırıbiçimsel oyunlardan uzak olmanın olgunluğunu taşıyordu: "çocukkulakları hışırdıyor çatı katta / birkaç teori ve pervazlarda üzüntü veren reçine / boşluklarından yapılıyor bu bütün apartmanlar / hatırlamaktan insanlar, biliyorum." Zeynep Köylü'nün "İlk Ağacı Öperek" şiiri (s)imgelerle dönüştürülen bir erotizmi ve yanılgıların insanı suskunlaştırmasını yansıtıyordu: "çıplaklığıma değdin ürkmüştü tarla kuşu / bir bıçakla inceldim yaklaşıyordu zaman". Vural Bahadır Bayrıl'ın "Elmas Sıkıntı"sı arzuların tekinsiz aralığında kımıldananların ne olduğunu sormanın ve "hâlesi çoktan yitmiş bir asrın ruhtaki çırpınışını"n şiiriydi, denebilir.

Derginin IV. cildinde Ulaş Yiğiter eşiklerdeki uğultuyu ve gerilen bir yalnızlıkta çekilen bir tetiği seslendirdiği "Kalanın Anlattığı"yla, Polat Onat eski bir rıhtımın sustuğu denize doğru kapanan göğe uzandığı "Y-4950" ile, Mehmet Hameş narlı bahçeye yüzünü seren ve baston etrafında yalpalayan bir babanın hapsolduğu kederi aktardığı "Baston"la, Mehmet Öztek ormanın gövdeye ziyaretlerini ve birbirine arızalarıyla geçenlerin arayışını dillendirdiği "Ağ'a Mektup"la yer aldı.

Cilt V'te ilgi çekici şiirlerden biri Burak Acar'ın "Ya da"sıydı. Birbiri ardına sıraladığı günlük yaşam ayrıntılarını şiirleştiren Acar bu şiirde bir yandan hayatın ve dünyanın karmaşasını dillendiriyor, bir yandan da yeryüzünde varolan her şeyin birbirini tamamladığını, birbirini var ettiğini belirliyordu: "kirli eller, mülâkatlar, kürsüler / kılçık kaçmış beyinler, dershane kitapları", "bomba transferler, bedava ekler, dörtköşe yazarları" "çizgiyi geçen toplar, en az iki metre ofsaytlar, yanlış kartlar" ve bütün bu yığmaların asıl anlamını açıklayan son iki dize: "ahh şu çok sesli gökkubbede / bir gök bırakabilsem". Ali Özgür Özkarcı'nın "Abdal ve Ben"i kendini zamanın hiçbir yerine yerleştiremeyen bir gezgin ruhun soluk alışlarını duyuruyordu: "çok sonraları bir abdalı / istasyonlarda indirebilirdim evet / ama kendime nasıl alışacaktım..." Ali Selçuk'un bir tren yolculuğunu anlatan kısa ama derinlikli çağrışımlara sahip şiiri "Yol"un son dizesi: "hâlâ pencereden rüzgâra sarkar bir çocuk". Ercan Yılmaz'ın "Bir Melek Üçgeninde Yokluk Zamirleri" metafizik eğilimlerin dizeler arasına gizli bağlantı ağları ördüğü bir şiirdi: "insanın kendi hiçine açısı... / akort edilebilir bir yalnızlıktır".



Islık'ta bu yıl daha çok Veysel Erol, Sadık Yaşar, Bülent Keçeli, Murat Üstübal gibi isimlerin şiirleri vardı. 19. (Ocak-Şubat) sayıda Bülent Keçeli'nin Ücra'daki şiirlerine göre daha bir anlaşılır sayılabilecek "Düş Artığı" şiiri dikkat çekiyordu: "çemberimde solgun güneş lekeleri / acısız uçuyorum / sarsılıyor serinlik sarısı / sıcak yerimden kan akıyor / değişti mi rotalar". Aynı sayıda Şükrü Sever'in "Taşra İçin İki Ünlem" şiiri Islık'ın 2004'te yayımladığı iyi şiirler arasındaydı.

Mustafa Köz, Islık'ın 21. (Mayıs-Haziran) sayısında yer alan "Bir Ağacı İlk Adıyla" şiirinde yalnızlığa yeni tanımlar buluyordu: "biz bu yalnızlığı aldık, çarşılar pazarlar gezdirdik / örtük kapılarla sıkı sıkıya / sözgelimi bir sandal ölüsüne doluşan bir tutam gökyüzü / bir bulutun gecikmesi, bir adamın dalgınlığı / bir atın sürçmesi, sonra vurulması". Aynı sayıda Sadık Yaşar'ın "Eldivenli İskelet"i, Mehmet Hameş'in "Kayıp Alfabe"si, Serkan Özer'in "Kimsessiz"i yeniden okunmayı hak eden şiirlerdi.

23. (Eylül-Ekim) sayıda "aşkın soyunan bir şehir olduğunu" anlamış genç şair Doğan Ergül'ün "burada sabah akşam donmuş bir denizi taşlıyoruz / taşladıkça taşıyor deniz" dizelerinin yer aldığı "Bir Şiirin Son Dizesi", Mesut Aşkın'ın "Dağ Adı", Salih Aydemir'in "çıkılan yolda artık yolun her şeyden önemli olduğunu dillendiren "Aşk Kışlarında Otuz Beş Gün" şiiri etkileyiciydi.

24. (Kasım-Aralık) sayıda Kadir Aydemir'in "Haikular"ı dingin doğayla birlikte şairin iç sesini de duyuran örneklerdi: "Gözlerindeki kıyı: / İz bırakmayan / Kumunda unutuşun yürüdüğü". Aynı sayıda Arif Erguvan'ın "İskele"si tezatlar içinden oluşturduğu dille öne çıkıyordu: "ne esnek medeniyettir zaman / ki genişler yollar tükendikçe". Çağdaş Keçeci'nin "Kuşlardan Sonra"sı bir şehre söylenecek sözlerin tükenişine işaret etmesiyle, Ahmet Ada'nın epeyce uzun şiiri "Libretto" ise çocukluk saatlerini bir kenara koyup göğün direklerini yeniden kuran müziğiyle ekleyiciydi.



İmgelem Çocukları'nın 6. (Ocak) sayısında İlhan Kemal, yatay simetrik yapıyı form olarak kullandığı ve "Ne bildinizdi! Zakkum koklama'k'çin inmiştim şu boylarınıza" dizesiyle bitirdiği "Zakkum Koklama'k Kıyılarda" başlıklı şiirinde hayata yenilmenin ezgisini karnaval coşkusuyla dillendirdi.

Arzu K. Ayçiçek, "Bir Masalda Üç Resim" şiirinde (ki, şiirin başlığında Güven Turan'ın Bir Albümde Dört Mevsim kitabının adının çağrıştırıldığı söylenebilir) parçalanmışlık, ayrılık öyküsü anlatıyor. "Kumdan kule yapmışım, dedi kadın / yaşamadım... yoruldum!" Yer yer "sarı yapraklar, perdeleri savuran yel" gibi klişe izleklere yer verilmiş olsa da şiirin bütününde dokunaklı bir söyleyiş yakaladığı söylenebilir şairin.

Derginin yeni dönem alt başlığıyla çıkan Ekim 2004 sayısında Halim Şafak'ın "Ellerini Buldum Yalnız Kaldım" şiiri dikkat çekiciydi. "hiçbir şey gizlemiyor insanın yalnızlığını / rüzgâr çoktan odayı doldurdu" gibi klişe söyleyişlere rastlanmakla birlikte şiirde hayat gailesinin doğurup beslediği sıkıntının ve bunaltının derinden derine duyurulduğu söylenebilir.

Aralık-Ocak sayısında ise Lale Müldür'ün "Kedi Büyük Büyük Baktığı Zaman" başlıklı şiiri 1980'ler şairlerinden birinin daha nerelerde gezindiğinin işaretlerini vermesi bakımından önemliydi. 2000'lerin başlarında birkaç iyi temsilcisinin yapıtları istisna tutulursa giderek tükenen 1980'ler şairlerinin yazma ve yaratma sıkıntısı bu şiirle bir kez daha günyüzüne çıkmış oldu. Söyleyiş, içerik, imgesellik açısından pek iyi bir çizgide olmadığı rahatlıkla söylenebilir bu şiirin. Uzak Fırtına, Buhurumeryem, Kuzey Defterleri gibi kitaplar çıkarmış bir şairin böyle bir şiir yayımlaması, özellikle de bu şiirdeki "Bacağını yalar saatlerce / Birşeyden hoşnut kalmamış gibi" dizeleri 1980'ler şiirinin önemli şairlerinden biri olan Müldür adına hazin bir noktayı işaret ediyordu.



Çok sayıda şiir yayımlayan İmlasız "anarşizm" söylemi çerçevesinde genelde hırçın, sert, zaman zaman yapaylığa düşen zorlama bir argoya dayalı şiirler de yayımladı. Şiir dergisi kimliğini her sayıda sahiplenmesi ve genelin dışına çıkarak kendine özgü bir söylem önermesi önemliydi.

5. (Ocak-Şubat) sayıda Murathan Çarboğa'nın "Hayata Gitmeli"si "kalabalık ve ıssız" kentteki yalnız bireyin tedirginliğinin, boyuneğişinin, aşktan kaçıp hayata sığınışının, "düşüp parçalanan gülüşler"ini kâğıda düşürüşünün şiiriydi: "çekip çeviremediğim / bir aşk bu, / yalnız bir ağaç gibi / toplayıp gölgemi / hayata gitmeli!"

6. (Mart-Nisan) sayıda Mustafa İbakorkmaz'ın "Kara Sevda"sı şiir dili içerisinden iktidara isyanı dillendirişiyle dikkat çekiyor, şiiri yenen değil, şiire yenilen bir hırçınlık seziliyordu dizelerde: "Bir özne olarak isyan ettim / yüklemin iktidarına".

7. (Mayıs-Haziran) sayıda Halim Şafak'ın "Asi Rüzgâr"ı da derginin ve dergide yayımlanan pek çok şiirin çizdiği çizgi üzerinde şekilleniyor ve "isyanın kara uğultusu" içerisinden gelişiyordu. "Hayatın imlasını bozma" arzusuna karşın hep acısını anlatan bir şair portresi vardı şiirde: "evler hatırlıyorum çarçabuk öldüler / bahçeleri hep hatıralara açılırdı / ağaçlar çiçekler benim gençliğim / hiç bir şeye benzemedi / kalabalığa karıştım sustum itaat ettim". Polat Onat "Çit" başlıklı kısacık şiirinde görsel imgeler kullanarak çoklu anlamlar yaratıyor, çağrışıma açık tuhaflıkları işaret ediyordu: "gözlerinde bir sandal yüzüyordu konuşurken / tuhaftı sonsuzun kapısı".

Derginin Post İmlasız adıyla çıkan 9. (Kasım-Aralık) sayısında Şakir Özüdoğru "Leke"de bir "hançer iniltisi" duyuruyor, "bulutlardan sarkan leşler"in çıplak gerçeğini, sıradışı bir hayatın gerilimini yansıtıyordu: "bilirdim: ayakbağı hayatı. kaçmanın rövanşında / bile baştan çıkaran melez bir yalnızlık var, notaları". Arif Madanoğlu’nun "Gençliğin Bütünlemeli"sinde ayrıntılara sahip çıkarak güzellikleri koruma duygusu hakimdi. Sesinin denge yoksulu dünyaya anlam olmasını arzulayan şair imgeleri buluşturuyordu: "örgütledim imgeleri vuruşkan güzel / vuruşkan güzel duyarlıklar gördüm".



Kaşgar'ın 36. (Ocak) sayısında Hüseyin Atlansoy’un "Portreler" şiiri dikkat çekiyordu. Bu yıl çıkan alelacele hazırlanmış bir yıllıkta Atlansoy'un şiirlerini yalnızca Hece dergisinde yayımladığı, böylelikle de şiirinin adresinin belli olduğu gibi temelden yanlış bir iddia ileri sürülmüştü. Hece'de yayımladıkları kadar Kaşgar'daki şiirleri de Atlansoy'un şiire epeyce ara vermiş olmakla birlikte adeta yeniden doğduğunu ortaya koyan ürünlerdi. Sözgelimi "Portreler" şiirini okuduğumda Atlansoy'un izini sürdüğüm 1980'lerden bu yana sanki aradan hem çok zaman geçmiş hem de hiç zaman geçmemiş gibi hissettim. Sözünü ettiğim yıllıkta onun için söylenenler sanki şairin "Portreler"indeki "Şu ya da bu diyebilirler bana utanmadan" dizesini haklı çıkarır gibiydi!

M. Akif Kuruçay "Rüya Tabirleri" şiiriyle okurda bir rüya hali yaratmayı başarıyordu. Birkaç dize: "yanan sigaralarımızın cızırtısı / uzun bir sessizlik, üstümüzde ne var ne yok soymuştu". Enis Batur'un "Pençe Defteri'nden" yayımladığı bölüm Kaşgar'ın bu sayısının önemli şiirleri arasındaydı. Yanlışlıkların, yetersizliklerin izini süren dizeler: "Yazıysa yanlış yazılmış, / Sözse besbelli yanlış söylenmiş / yanlış duyulmuş, / gözse kör: Gecenin dibine baktım, / herkese karanlıkta görünen / bana erişmedi". Şeref Bilsel, hayatın içinden yazdığı şiirlerden biri olan "Kalemderi"de: "böyledir / parmağımı kestim / parmağı kesilmiş ben / nemli kalem, kalemderi / yazdıydım bunları / aralık bitmek üzere / harfler damlayıp durdu / kederli bir eşikten ten" diyerek varlıkların birbirinin yerine geçişmesini örnekliyor ve hayatın şiirdeki karşılığını işaret ediyordu. Derginin sonraki sayısında yer alan "Susayanlar" şiiri de susuzluğa yeni yorumlar getirmesiyle öne çıkan bir şiirdi. Cevdet Karal'ın "Yorumyoğun" şiiri "rüyamda birini gördüm / uzanmış, o güzel bahçe... / çocukluğumdaki evin / kapandığı dönemeçte" dizeleriyle dikkat çekti. Şiir boyunca rüyadan yansıyanlar bilinçaltının dışavurumu biçiminde devam ediyordu. "Seslerden uzak bir gölgelikte"n seslenen şair "rüya bir seğirme gibi peşimde / yorumunu bulsam da yitiriyorum" diyerek şair için aslolanın yorum değil rüya olduğunu düşündürüyordu.

37-38. (Mayıs-Haziran / Temmuz-Ağustos) sayıda Ömer Erdem "Geç" şiirinde insanın ölüme yenik düşmesini, bilgeliğin ölüm karşısındaki aczini vurguluyordu. Karşı-kişi olarak bilgenin hayat ve ölüm karşısındaki sınırlılığı şiirin ana dokusunu belirliyordu: "ey çılgın bile olamayan bilge / var aklına yurt bul dil dök / ölüm gölgenden uzun kara bir çocuk / göreceksin seni bir gün geçecek". Mustafa Atapay'ın "Kuyu"sunda sezgilere dayalı olarak hayatın bir kuyu olarak değerlendirildiği görülüyordu. "Eşyanın içindeki gizli gerilimi" hisseden bir şair Atapay: "Lanetlenmiş bir kuyunun içinde boğuyor seni / aklı kör ve şaşmış bir adam". Şiir Ülkesi'nin 26. (Eylül) sayısında yer alan "Ruh Sözü" şiirinde de şairin benzer bir yaklaşım içinde olduğu söylenebilir.



Kırklar'ın 6. (Mart-Nisan) sayısında Osman Konuk "Tanınmamak İçin Şair"de "nefretin ekonomiye etkilerinden", "güçlü bacaklara sahip olmanın güzel nedenlerinden", "kartvizitin arkasına çarpı atma sanatını öğrenmemenin güzelliği"ndan söz ediyor, çağın yanılgılarına yenik düşmeyerek insan kalabilmenin erdemini vurguluyordu. Hüseyin Akın'ın "N'oldum Delisi" belli bir yapıyı gözetmesinin yanı sıra "saatlerin ansızın değişen ayarı"ndan, "kendini ısmarladığı ucuzluk tanrısı"ndan, "saçlarını üç numara geriye dağıtmak"tan söz ediyordu. İsmail Kılıçarslan'ın "Uzak İlahi"si şiirimizde iyiden iyiye yayılmaya başlayan "uzak" izleğine farklı bir açıdan yaklaşıyor ve "kalıpları, imgeleri, dizeleri tekrarlayan biri" olarak "korkudan kimseye anlatılamayan öyküler" anlatıyordu. Ahmet Murat'ın "kış uzaklarında uluyarak tutuşan kurtlar var" dizesi bir kışsever olarak aklımda kalan bir dize oldu. Mustafa Akar'ın "Lizolün"ü kurtuluşun imi olmayan bir şairin "gün serinliğinde parslar koşturmasının" şiiriydi. Ozan Çolakoğlu'nun "Bahçesizlik"i "Yokluk çatıya abanan kar. / Yokluk eşikten dalan rüzgâr" dizeleriyle dikkati çekti. İbrahim Tenekeci'nin "Mümkün Mertebe"si şairin giderek belirginleşen hayat ve dil içinden (belki de "hayatın dili" içinden demek daha doğru olacak) çalışmasının yeni bir örneğiydi: "önce çocukluk, o çok sesli fotoğraf: / zayıftı o, hep donardı elleri / durgun bu, kime çekmiş dediler / bu dünyada yabani otlar gibi / gibisi fazla, evet, yabani... / olsun, desinler".

7. (Mayıs-Haziran) sayıda Ömer Yalçınova'nın "Ölümün Arkasından Konuşmak"ı aslında "Tüm bir cümle gücünde / Dik dik bakan kabartma gözlerinde uzuuun bir ıslık"tı. 8. (Eylül-Ekim) sayıda Hüseyin Akın'ın "Sen Bilirsin İsmail"i ritmi düşmeyen uzun dizeleriyle ve "vardır elbet benim de dünden bozma uykularım, ağzımda kekre bir tat", "neyle toplasam ağzımı sonuç aynı çıkıyor: uzak şarapların yakın tadı" gibi dizelerle etkileyiciydi.

9. (Kasım-Aralık) sayıda İbrahim Tenekeci'nin "Üzülmedim Diyemem"i denizin ortasından, suyun uzaklarından bağırma ve "zor günlerin altına bir sandalye çekme" duygusuyla örülmüştü. İsmail Kılıçarslan'ın "Yirmibirinci Yüzyılın Dördüncü Yılında Bir Türk Şairi Tarafından Söylenmiş Uzun Havadır"ı başlığıyla, dize yapısıyla, anlam derinliğiyle gerçekten de bir uzun havaydı. Şiirden iki dize: "sonra briyantin ve nefesin ilk kesilmesi bana bir şey oluyor erkek oluyorum bana bir şey", "yalan söylemeyi de öğrenmeli insan bir davası varsa bırakıp gitmeli kızları afiş asmalı". Ahmet Murat'ın "Sayılı Dize Çabuk Biter"i ise bunun tersine az sözle çok şey söylemenin hesabında olan bir şiirdi. Şiirden iki dize: "içimde ilerliyor bir bulut, bir yudum / bir dize, bir akıl, bir dostluğun andacı". Selma Yıldırım'ın, beni epeyce etkileyen "Gürbüz Yanaklarında Elmaların" şiirinin son dörtlüğü şöyleydi: "bu yalnızlık güzellik veriyor bana, bunu biliyorum / sığınırken çocuklar dingin bir ırmağın boynuna / nergisler açıyorum arka bahçesinde kalbimin / ya da çoğalıyor yağmur, tozlu ayaklarıyla patikada." Arif Burun'un aykırı bir söyleyişle kurduğu "Kokuyordu Kızların" şiirinin ilk iki dizesi: "iki güzel kız her şeyden yakındır birbirine başka şey değildir / umulmadık yerde bir kız diğerini birden öptü ben bunu gördüm". Alper Gencer "gafletinden kendini yok etmek üzere olan" bir nehrin diliyle söylediği "Galiz"de "nehrin dehşetli yalnızlığı"ndan ve nehre vuran kırgın akislerden söz ediyordu.



Kitap-lık yılın ilk aylarında belli şairlerin az sayıda şiirine yer vermekteyken kadro değişiminin de etkisiyle son aylarda daha farklı şairlere de sayfalarını açtı ve yayımladığı şiir sayısını artırdı. Derginin 68. (Ocak) sayısında Mehmet Mümtaz Tuzcu'nun "Gülizi" şiiri "ciğer sihri, dil göynüğü, nar pıhtısı, deşik sünger" gibi alışılmamış tamlamalara dayanırken, Soner Demirbaş'ın "Turgut Uyar"ı "işte o diri bekleyişler içinde yarattın / yüce anlarla anımsanan en geniş cümleyi" dizeleriyle şaire saygıya yaslanıyordu. Ebubekir Eroğlu'nun "koklanabilen / nice keskinlik halinde / geliyor şiir" dizeleriyle başlayan "Dere Boyu" anıların izdüşümleriyle şiiri birleştiriyordu. Eroğlu, 73. (Haziran) sayıda yayımlanan "Gölge Oyunu"nda ise bu kez çileli bir geceden kalan resimlere bakarken hissettiklerini dizelere sızdırıyor ve "kararı sen ver / yolculuğa dediysen / vermişsindir dile gelmeden zaten" diyordu.

69. (Şubat) sayıda Nuri Demirci'nin "Ham Meyve"si tedirginlikler içinden yürüyen, inceliklere dokunan bir şiirdi: "zamanın önünü kesiyorsunuz / genziniz yanık, sarışınlığınız ince / üst dudağınızda kırmızı bir kuş / bir ağıtla dönüyorsunuz şenlikten".

71. (Nisan) sayıda yayımlanan İlhan Berk "Madrigal"llerinden birkaç dize: "Ben ne kadar şey gördüm yaşadımsa onları anlatmayı söz verdim sana.", "Siz uğultulu ormanlar garip kuşlar yabanıl ırmaklardınız", "Dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz." Cevdet Karal'ın zamanı bir odada her şeyin üstüne giydirilmiş ağır heykel galerisi olarak nitelendirdiği uzunca şiiri "Ağır Heykel Galerisi"nden birkaç dize: "yerliyerinden batmıyor güneş / onu biri, bir yere mi hapsetti / baktım, su sızdırmakta duvar / önümde ahşap masa, kutular... / tabutmuş kalemlerimi koyduğum".

74. (Temmuz-Ağustos) sayının şiir sayfaları Gülten Akın'ın "Çağın en karmaşık yerinde durduk / biri bizi yazsın, kendimiz değilse / kim yazacak / sustukça köreldi / kaba günü yonttuğumuz ince bıçak" dizeleriyle başlayan "Leke"siyle açılıyordu. Mehmet Erte bu sayıdaki şiirinde ıslığıyla yıldızların düzenini bozan, hiçbir çağrıya uymayan, "bir mevsimi terk etmeden başka şehre gidilmez" diyen ve "Gözlerinin İçinden Çıkamayan Adam"ı anlatıyordu.

75. (Eylül) sayıda Mehmet Can Doğan'ın retorik bir içlenme ve kaçış izleğinde geliştirdiği "Burada Söz Bitti"si sözün bittiği yeri değiştirimli tekrarlarla vurguluyordu. Yunus Aksoy'un "Sıradan İnsanın Tarihi", "Firuze" ve "Yolculuk"u söyleyişiyle ve yarattığı anlam yoğunluğuyla okuyanda şiir duygusu uyandırabiliyordu.

76. (Ekim) sayıda Hilmi Yavuz'un "Harfler ve Hilmi"si farklı bir bağlamda da olsa şairin ilk kitabındaki "Hilmi'nin Çocukluğu"nu hatırlattı: "kendi adımı andım da ne oldu? / hüzünler: h,i,l,m,i...h,i,l,m,i..." Aynı sayıda yer alan "Harfler ve Kalem ve Kâğıt" ise hüznünü kendine saklayan, geçip gitmekte olan akşamı seyreden şairin son kıyametini haber verir gibiydi. Ebubekir Eroğlu'nun "Gürültüye Karşı"sının ilk dizeleri çağın karmaşasına, gürültüsüne razı olmayışın belirtilmesiydi: "bir şey yap, bir uğultuya / bir gürültüye dönüşmesin diye / şafak vaktinin / kendi kendini besteleyen musikisi"

78. (Aralık) sayıda Ömer Erdem'in "Öyle Sıkı Kapanmış ki" şiiri dallarda seken serçelerin ötüşlerini duymayan, okul bahçelerindeki çocuk güneşlerini görmeyen bir kapanmışlığı anlatıyordu: "öyle sıkı kapanmış ki pencereleri / bir avcı tüfeği gururuyla yatağa uzanmış bedeni". Cem Uzungüneş'in "Geniş Ovada Atlar"ı bir tren penceresinden seyredilen atları, ovayı, akşamı betimliyordu. Özellikle akşamın anlatılışı etkileyiciydi: "Akşam, kırmızı kalemle bir şeyin altını çizer gibi / iniyordu geniş ovaya, atların arkasından..." Cengiz Şenol'un "başınızı önünüze eğmeyiniz / alt tarafı hüzündür" nakaratıyla başlayıp biten "Alt Tarafı" şiiri gülün nasıl olsa yatışacağını ve akşam burcundaki bakışların inceliğini duyuruyordu.



Kökler'in 4-5. (Ocak-Haziran) sayısında Osman Konuk'un "İkinci Şart"ı hayattan ve postmodern zamanların dağınıklığından gelen bir şiirdi. Konuk, alttan alta şairin hayat içerisindeki "kim"liğini sorgularken, hayat-ölüm, saflık-kirlenmişlik, tarih-kurgulanmışlık ekseninde yorumlar yapıyordu: "o kadar gençsin ki, ölmen üzecek melekleri / sıkıcı bir tarih projesi olarak devam edecek her şey / o kadar şairsin ki ölürsen trenler çalışmayacak". Hakan Şarkdemir "Sonsuzluk ve Bir Gün" şiirinde kitlelerin düşünme biçimlerine karşı çıkan bir hırçınlıkla "şehrin trafiğine yenik düşen bir düğün"den, "Fikret'in yokuşundan ve Haşim'in uçurumundan", "cehennem olan dışarısı"ndan söz ediyordu.

Serkan Işın "Tüm Samimi Tamimlerin Canı Cehenneme Sevgilim" şiirinde "kongrelerin, bildirilerin, manifestoların ötesinde" bir anlam arayışında görünüyordu. Dünyanın kurgulanmış, insanlara kabul ettirilmiş düzenine ancak düzensizlikle karşı çıkılacağını düşünüyor, bunu da sözü parçalayarak duyurmayı istiyor ve "hükümsüz bir ışık yasası uyarınca / derisi yüzülmüş kelimelere / yaşamlar uydurmak için" yazıyordu. Osman Özbahçe'nin "İlhami Çiçek'in Yazamadığı Şiir"i bir imge patlamasıydı. Korku, ölüm, kıstırılmışlık, her şeyin siyahlaşması, uçuşa yasak bölgeler bir aradaydı bu şiirde: "Odanı topla bebeğim! / Posterlerini! Fotoğraflarını! Üçkağıtlarını / Görmüyor musun seni yutacak / Odan birazdan homurdanan kırmızı at / Evi boş, bomboş bırakacak bebeğim".

7. sayıda Mustafa Celep "Ben Doğuş Yeri Denizlerin" şiirinde dünyadan rahatsız olan fakat bundan da gizli bir memnuniyet duyan, dehşetli aynalardan söz eden, coşkusunu ve hırçınlığını cesaretle belli eden bir şair görünümündeydi. Belki de "aydınlık mahzenlerde yazılan bir şiirin harfleri arasında"n geçerek "karanlık çocukların ve kadınların yaşadıklarını yeniden yazmak için" yaşadığına inanıyordu.



Kum'un 25. (Eylül-Ekim) sayısında Aydın Afacan'ın "İnci" şiiri yeni izlekler arayışının izinde okunabilecek bir şiirdi. "bir sedef labirentindeyiz güyâ / açılıp kapanan bir uğultu / suların o derin müziği!..." dizeleri derinlerdeki seslere ulaşmanın örnekleriydi. Şükrü Erbaş "Bozkır Ayini" şiirinde Edip Cansever'i anımsatan bir söyleyişle okur karşısına çıktı. "Biz hepimiz uzun uzun sıkılırız / Arkadaşlarımız da sıkılırlar ki bize gelirler" dizeleriyle başlayan şiirde insan yalnızlığında derinleşme, erkeğin yalnızlığını vurgulama eğilimi hissediliyordu.



2004'te 7 sayı yayımlanan Kül'ün bazı sayılarında hiç şiir yoktu. 47. (Nisan) sayıda Emrah P.'nin klasik formlarla yeni bir ses arayışının verileri olan "Karşı", "Gövde ve Gölge" şiirleri dikkat çekiyordu. Derginin 49. (Haziran) sayısında Hilal Karahan'ın "Hacim Hesapları" imgesellikle anlatısallık ve betimselliğin birbirine geçiştiği bir şiir olarak göründü. Şiirden birkaç dize: "geceyi odaya dolayan yer / kapıyı örten öfke / kendine döner".



Şairin başka yerlerde olduğu kadar Erzincan'da da çalışabileceğini gösteren Le poète travaille (Şair çalışıyor) dergisinin 9. (Şubat-Mart) sayısında pek çok şiir vardı. Hasan Öztoprak'ın "Huruf"u son yıllarda şiirimizin yaygın temaları arasına giren "harf" ekseninde yazılmış ve "kendimi arıyorum bir adam başka ne ister ki" diyen bir şiirdi. Altay Öktem'in "Son Bir Tekme"si hayat bilgisinin anlamını "yoksa boşuna mı gittik o gri, / o siyah, o çamurlu yollardan okullara" sorusuyla genişletirken, küçük İskender'in "Çocuklar Anne-Babadan Önce..." şiiri hayatın gerilimini yansıtan bir şiirdi: "Terkettikten sonra tetiği çekilen / bir tabancasın sen. Bil, parmakizlerini sili'cem". Ahmet Ada'nın "Kalıt"ı Kendini bir boşluğa bırakır gibi terliğini giyme" halini, Ayten Mutlu'nun "Tuhaf Bahçe"si "tuhaf bir bahçenin eteklerinde kendisi olmayı bekleme"nin, Vadi Çiçekli'nin "Rüzgâr Senfonisi" "floransalı mülteci yalnızlığını merdivenlerde bırakma" duygusunun, Şamil Potur'un "Mahsus Çirkin"i "kartal ve kuzu gibi olmayan" bir çirkinin "müsaviyen direniş"inin, Gonca Özmen'in "Küskün"ü "Bir ağaç gölgesine uzanıvermiş bir ev"in ve "kabuğundan soyunup çıkan söz"ün. Ahmet Bozkurt'un "Güller Gazeli" "kalbi güllerden yeni ayrılmış, gözleri ruhumuzun kış ikindisi" olanın şiiriydi.

10. sayıda Cahit Koytak “Şiirin Faydaları”nda, yokluk yorumlarını sıralarken feneri olmadığında gecenin körlüğünü ürkütmek için sesini kullanmayı öneriyor, gidilecek yolu olmayanın ne yapacağını söylüyordu: “Yoksa yürünecek yolun / Söğüt ağacının altına çöker / Çubuk yontarsın, / Çubuk yontar ve hayal kurarsın!” Seyhan Erözçelik’in “Askerî Lojmanlar”ı hatırlamalarla ilerliyor; Necmi Zekâ’nın “Görür de Görmez”i susarak azarlanmanın ağırlığını, Gültekin Emre’nin “Sen Ben”i yalnızlıktan sınıfta kalmayı ve bir yıldızın kaydığı yolu, Engin Turgut’un “Mor”u uslanmayan ruhlarımıza dokunan ahşap bir yabancıyı anlatıyordu. Nuri Demirci’nin “Çuhaçiçeği” gözlerinde nehir kıyısı taşıyan “düşmüş” bir çuhaçiçeğinin korunaksızlığını, Hüseyin Peker’in “Paralı Mahkûm”u bu dünyaya kışlamaya gelenlerin yoğun üşümesini, küçük İskender’in “Ozan”ı içine zenci sıçramış bir sonbahar tadını duyuruyordu. Vadi Çiçekli “Rüzgârın Getirdikleri”nde yalnız bir kadının balkona vakitsiz çıkışını ve bahçeyi ayağa kaldıran bir karganın çığırtkanlığını, Ahmet Bozkurt “Çiğdemler Gazeli”nde kırık bir yaz hikâyesinin izdüşümlerini dile getiriyordu. Ergül Çetin’in “Kral Midas’ın Uykusu”nda epik bir dille tarihten hesap soruşu farklı bir yaklaşım olarak hatırlanması gerekenler arasındaydı.



Yıl içinde üç sayı çıkan Nikbinlik'te daha çok Efe Duyan, Cansu Fırıncı, Ahmet Antmen gibi imzalar dikkat çekti. Derginin 18. (Ocak-Şubat) sayısında Atılcan Saday'ın "Gemi"si Nikbinlik'in 2004'te yayımladığı en iyi şiirdi. Böyle bir yıllık yazısı yazacağımı hiç düşünmeden dergileri okuduğum günlerde bu şiirin üst kısmındaki boşluğa yan yana dört yıldız koymuştum. İmgeyi ıskalamamak koşuluyla öyküleme tekniğiyle de çok iyi şiirler yazılabileceğini gösteren "Gemi" bütünlüklü bir öyküye dayandığı için şiirden alıntı yapmak zor olacak ama birinci bölümden, şiirin havasını iyi yansıttığını düşündüğüm birkaç dizeyi almak istiyorum: "Bir gemi yarıyor sularını / yüreğimin / bir şilep bu, / eski ve ağır. (...) Uzak ülkelerin çocuklarına / oyuncaklar götürüyor (...) Kitaplar götürüyor / dünya üzerinde olmuş şeyleri / anlatan / büyük aşkları / ve herkesi doyuracak kadar ekmeğin / nasıl yapılacağını / anlatan kitaplar."

19. (Nisan-Mayıs) sayıda Umut Ünalan "Beni Adam Ettiniz"de "küçük bir kum tanesiyim. boyun eğiyorum / rüzgâra çölünüzü incitmemek için." diyor ve "öpüp bıraktınız tenhanıza / bir daha uğramadınız" yalnızlığını yaşıyordu. Aynı sayıda Özcan Öztürk'ün "Üç Kuruşluk Ruhbaniçe"si vardı ve Öztürk bu şiirde ironik bir dille sahte imgecilere, sahte şiir peygamberlerine eleştirilerde bulunuyordu.

20. (Ekim-Kasım) sayısında Özge Dirik'in "Fakir Uyak" şiiri "intiharına cinayet süsü arayan" bir duyarlığı yansıtıyor, bu arada hayatla oynamanın ironisini de ıskalamıyordu: "ölümden önceki uyak / konaklaması bir ipte iki cambazın / sevişerek mümkün ancak".



Öteki-siz'in 2. (Ocak-Şubat) sayısında Ahmet Erhan'ın "Fayton" şiiri "devasa marketlerde çelimsiz kalan", "damarlarını alkolle sınayan" ve "bataklığın kenarında salaş bir meyhane gibi duran" bir şairin son verimlerinden birinin sayfaya düşmesi bakımından ilginçti. Cenk Koyuncu'nun ikişer dizelik kısa şiirlerinde şairin hayat içerisindeki yerini sorgulaması dikkat çekiciydi: "Kimliksiz bir yanım var / her aşka yeniden çalışan..." Mustafa Köz'ün "Şairin Ölümü" şiirinde "yine de inanıyorsun ölümsüzlüğe / gürleyen bir şimşektir çünkü o" dizeleri şairin "ölümsüzlüğüne" işaret ediyor ve "bir yaşam boyu boş sözlerin erdemine inanan" şairin işini belirliyordu. Haydar Ergülen'in "Aşk Irmakları"nda "yalnızlığın defterinin kolay dolmayacağı" ve "birdenbire karşımıza aşk ırmaklarının çıkabileceği" ifade ediliyordu. Ergülen'in bu şiiri mevsimlerin ve ayların içinden geçen bir şarkı gibiydi.

Salih Aydemir'in "akıl karası" şiiri öteki şiirlerine göre daha bir gerilimli, daha bir hırçındı. "İçine kaydığı uçuruma bakan" bir şair olarak göründü bu şiirde S. Aydemir: "merhamet kan dökmeden olmaz, diyor baudelaire / kan dökmeden sevişilmez kapı önlerinde / şimdi yataklar ve yollar boş / bir isteği ateşlemeliyiz seninle". Yılmaz Yeşildağ yıllardır sürdürdüğü "Kumsaati Zamanlar"ın altıncısında yine sayfaya bir kumsaati düşürüyor ve bu kumsaatinin içini "tenine temas eden o hüzne kendini adayan" bir şair edasıyla dolduruyordu. Ömer Şişman "Üsküdar Temiz"de özel adları çağrışımlarıyla besleyerek kullanan, "beklemekten kâr, tırnaklarıyla beslendiğini inkâr etmeyen", açık anlamla kapalı anlamı örtüştüren bir şair olarak göründü: "Bir gün nasıl berber masalarına / Simsarlara, haritalara kör / Elma suyu kadar sakin bir akşam sahanlığı / Bir gün nasıl eski asıl bir / bir gün"

Engin Korelli "Saatini Kurarken Tilki"de bilgeliğin sınırlarında dolaşan bir şiir-öznesinin "aynada gördüğü çürümüş sırrı" gösteriyor, "haylaz bir çocuk gibi eksilen" ölüm korkusunu dile getiriyordu. Öztürk Uğraş'ın "Teneşir"inde hayatın sonuna yaklaşmış birinin şairlere söylediklerini herkes okumalıydı, okumalı: "ey şairler, ey yürüyüşçüler / onca korkuyu yarıp geçenler / rüzgârın döküldüğü yeri arayanlar / cezayir bu tarafta / size safkan şans dilerim". Aynı sayıda C. Hakkı Zariç'in "Sıfır ve Potkal"ı hem poetik düzeyiyle hem söyledikleriyle hem de söyleme biçimiyle yılın önemli şiirleri arasındaydı. Hakkı Zariç, şiirini ipekböceğinin kozasını örüşü gibi sessiz sedasız ören, ördüğü şiirin/kozanın içinde gözden kaybolmak için özellikle uğraşan bir şair. Şiirde "delik ayakkabıların yazılmamış tarihinden" söz eden, "nöbetçi eczanenin vitrinine bakan insanların karmaşasını" hatırlatan, "kaleme kâğıda alarm veren", "O kütüphaneler nankördür Fuzûli / Sen artık bir tek sözcük bile yazma" diyen Zariç şöyle bitiriyordu şiiri: "Su ile zaman yenişemez asla / / Elbette kederle, yoksullukla, aşkla / Sevgilim beni kır / Bana sıfırdan başla!" Öteki-siz'in 4. sayısında yayımlanan "Sıfır ve Uyku" şiiri de Zariç'in giderek derinleştiğini, günlük hayatın ayrıntılarında bulduğu derin anlamları şiirleştirmede ustalaştığını gösteriyordu.

Nurduran Duman'ın "Yarım Çember"i pamuk ipliği ilişkilerle hayata tutunan, bir yanı hep yarım kalan ama şiirin peşinde koşmaktan yorulmayan bir şairin duyuşlarını dillendiriyordu: "Bulmak için o yitik dizeyi / lanetli bir yaşamla / takas ettim kendimi". Gülseli İnal'in "Karanlık Nehirleri Keşfe Çıkarken" şiiri bir rüya halini, rüyada görülenlerin yine bir rüya hali içinden anlatılışını örnekliyordu. "Çatıdan yıldızları toplayan", "parmaklarında solmayan bir nergisle dolaşan" rüya-kişisi ve şairin birleştiği bu metin yer yer karanlık, yer yer parıltılı sözlerle kurulmuştu. Oğuz Özdem'in "Güneşin Sessiz Halleri", "menekşenin diliyle gözleri dağlanan"lara eğilerek ve "yazlara sığmıyor güzden korkan yapraklar" diyerek imgeselliği, "bir genişleme var tarihin içinde" diyerek de gerçeğin yansıtılışını gözeten bir şairin dizelerini sayfaya düşürüyordu. Mehmet Öztek'in "Ney"i bir neyzenin ve dahi bir şairin dilinden "sığındığı nefeslerden üflenmenin" duygusunu aktarıyordu. Yalnızca duygusunu değil, duyuşunu ve hayata ilişkin yorumunu da: "Nedir bu tutuk tahayyül / Kayıp adres / Nicedir ömrüm: alnımda paslı madalya". Derya Önder'in ikişer-üçer sözcükten oluşan kısa dizeleriyle kesik fakat kalıcı bir etki yarattığı "Rivayet"i yabancılaşmanın, çok yakınındakilerin bile farkında olmamanın şiiriydi: "bir adam ve bir kadın / karşılaşmamış komşuları gibi / göğdelenlerin / içinden geçerler de / uğramazlar birbirlerine"

3. (Nisan-Mayıs) sayıda Tozan Alkan klasik dörtlük formuyla ve 14'lü hece ölçüsüyle kurduğu, fakat yepyeni bir söyleyiş geliştirdiği "Yılgın Adamlar"da nesnelerin biçimlerinin taşıdığı anlama ve yılgın, yorgun, dalgın, kırgın adamların dünyaya bakışına değiniyordu: "Bu biçimleri nesnelerin boşuna değil, / Başınızı bekler eskimiş gövdelerimiz / Geceleyin elleri dalgaların çok üşür / İskeleleri yakan dalgın adamlarız biz."

4. sayıda Metin Fındıkçı'nın "Düşe Mekân"ında imgelerin hayatla, anılarla buluşturulması sonucunda çizdiği şiir ve hayat atmosferi birbirini tamamlıyordu. Şiirden bir dize: "Bütün denizler teninden süzülerek büyüdü". Selahattin Yolgiden, öteki şiirlerine göre imgeselliği gözetip öykülemeyi zayıf tuttuğu "Hazine"de derin anlam hazineleri peşinde bir şair olarak göründü. Kendisiyle baş başa kaldığında "bir oda içinde bir nefeste dağılacak şehirler kuran" ve "camdan bir merdivenle gökyüzüne çıkan" şair zamanın kendisinde bıraktığı izi sayfaya düşürüyordu: "her şeyi hatırlanan dün / tenimde izini bırakıp / çıktı gitti ardımdan." Sadık Yaşar'ın "Herkesin" şiiri ilk bakışta yalınlığı gözettiği sanılan ama aslında hayatın içindeki ayrıntıları gözeten, bunu da birkaç sözcükle sarsıcı bir biçimde verebilen bir şiirdi. Bir yerlerde unutulmuş bir bisiklet selesi, öylece duran sahipsiz bir ses, kaptan kaba boşaltılan yaşam çilesi...: "koptu kopacak / hayatın bir ipi / var, herkesin".

Tezer Cem "Şiir Yiyen"de "eşini yiyerek beslenen" bir karadul olarak görünüyordu. "Kendi cesedine kendinden üryan seslenme"nin gerilimi ve "hayatı vesaire kabulüyle yaşamanın" umursamazlığı bir parça dağınık görünen şiiri ayakta tutuyordu. Cengiz Kılçer epik bir söyleyişle fakat derinlikli imgelerle kurduğu "Günaydın Sevan"da tarihe göndermeler de yaparak "cenaze törenlerini, sessiz akan nehirleri, ağzı mızıkalı çocuk ölülerini, kör bir at gibi kentte gezmenin acısını, güvercinlerin gözlerine yağan karın soğukluğunu" buluşturuyordu. Soluksuz okunan ve bitirildiğinde bütünlüklü bir etki bırakan "Günaydın Sevan" yıl içinde yayımlanan şiirler içerisinde önemli bir yere sahipti: "Ben Sevan / Rehincide kalmış saat / Emanetçide unutulmuş çanta / Beni bırakmak iyi gelirdi bazı kadınlara".

Cafer Keklikçi'nin "Eksik Bilgi"si bazen tekrarlarla, bazen çarpıcı imgeleriyle, bazen de doğrudan konuşma cümlelerini çağrıştıran fakat imge bulaştırılmış ifadeleriyle etkileyici bir şiirdi: "ben kaldırırsam eteğini güzel oluyor değil mi ben kaldırırsam çiçekleri ellerinden / tutup çekiyorum birbaşımalığıma tutup çekiyorum katı yalnızlığıma / dokununca birşey başlayacak gibi dokununca sesimiz karışacak gibi". Bayram Balcı'nın "Kılaptan Ferman Adımlar"ı şiirini giderek geliştiren bir şairin yeni ürünü olarak önemliydi. Yerdibi kitabındakilerden daha ileri bir şiir olduğunu söylemeliyim "Kılaptan Ferman Adımlar"ın: "göçerlik yolların ızdırabını dindirir diye / çözdüm yolların bütün düğümünü".



2004’te iki sayı çıkan şiir seçkisi Son Kişot’un 8. (Ocak-Şubat) sayısında Nuri Demirci’nin “Köprü”sü ve Ali Serkan Alan’ın “Güne Kadar”ı dikkat çekiciydi. Serdar Koçak “Ben Manolya Olarak”ta dünyaya şaşıp kendi içine gömülmenin şiirini söylüyordu. Derginin 9. (Ekim-Kasım) sayısında Sedat Umran sözcüklerini “Denizde Bir Akşam Aydınlığı”na tutuyor, Cenk Koyuncu hayatın koynuna düştüğünde soğuktan terleyen “Suçlu Hafıza”sından dizelere düşenleri sunuyor, Serkan Ozan Özağaç “Marie Sophie Ölürken”de anılar içinden uzak güzelliği silinen kadını anlatıyor, Tolga Özen ise “Çocuğavuran”da gökten bize kalan bir kırlangıç uçuşunun izinde yürüyordu.



Şair Çıkmazı'nın ilk (Mart) sayısında Nilgün Polat'ın "Sana Senden Sonraki Boşluğu Anlatayım" şiiri sinema kurgusuyla devinen ve dramatik yapısıyla dikkat çeken bir şiirdi. Şiirde senaryo kurgusuna yenik düşmeyen düzeyli bir lirizme işaret etmek gerekiyor. Hayatın içindeki boşlukları yaşayan / yaşatan bir şiir metni. Belli bir gerilim ve coşku taşıyor. N. Polat derginin sonraki sayılarında da benzer metinler yayımladı.

2. (Nisan) sayıda yer alan Haydar Ergülen'in "Ben Başkasının Yalnızlığı Olsaydım..." şiirinde özellikle şu dizelere dikkat çekmek isterim: "Ben başkasının yalnızlığı olsaydım / geceden başka sebep aramazdım şiire". Bu şiirde "öteki"ne eğilme duyarlılığının izdüşümlerini yansıtan Ergülen kalbiyle geceye çalışan bir şair olarak insanı terk eden anıların, unutuşların, unutuluşların hüznünü duyumsatıyordu.

8-9. (Ekim-Kasım) sayıda Adnan Acar, "Bana Bir Yalnızlık Bıraktın"da yer yer naifleşmekle birlikte "yaşam dediğin denizi alınmış bir uçurum" diyerek imge uçurumlarına kanat açıyor, "nice denizler yükselttim / bir akarsu gibi alçaltarak kendimi" diyerek de diyalektik kurguya başvuruyordu.. Aşırı duygusallığın zayıflattığı söyleyişlere işaret koymak kaydıyla Acar'ın şiirinin zenginlikler taşıdığı söylenebilir.



1980'lerin ikinci yarısında Türk şiirinin gündemini belirleyen dergilerden biriydi Şiir Atı. Derginin 1986'daki ilk sayısında "yayına hazırlayanlar" olarak dört şairin adı geçiyordu: (Soyadına göre alfabetik sıralama: Orhan Alkaya, Vural Bahadır Bayrıl, Seyhan Erözçelik, Osman Hakan. Derginin epeyce aradan sonra yeniden çıkmaya başlaması münasebetiyle çıkan küçük bir tartışmada, Şiir Atı'nın asıl kurucularının Osman Hakan A. ve Vural Bahadır Bayrıl olduğunu Osman Hakan A.'nın geçen yıl Gösteri'de (sayı 262, Eylül 2004) yayımladığı bir yazıdan öğrendik. Şiir Atı 2004'te Seyhan Erözçelik editörlüğünde tek sayı çıktı. Bu sayıda yer alan çok sayıda şiir arasında İlhan Berk'in "Gri", Arif Damar'ın "Savrulurken Kar", Cevat Çapan'ın "Dağın Eteğinde", Hilmi Yavuz'un "Harfler ve Melâl", Gülseli İnal'ın "Yengeç", Sina Akyol'un "Taş Zaman", Haydar Ergülen'in "Avlular Gazeli", Necat Çavuş'un "Arkadaş", Kadri Öztopçu'nun "Hiçbir Yer", Ali Hikmet'in "Koku Sus ki", Cenk Koyuncu'nun "Şairler Bütün Cinayetlere Tanıktır!" başlıklı şiirleri dikkat çekiyordu.



Mevsimlik olarak yayımlanan Şiirin’de genellikle Yılmaz Cemgil, Mitat Çelik, Mehmet Şükrü Kaplan, Tufan Uğur Kurçer, Beşir Sevim, Sinan Ulakçı… gibi isimlerin şiirleri yer aldı. Derginin ilk (9, Kış) sayısında Mitat Çelik “Lama sabaktani”de anlamanın yanılmanın kardeşi olduğunu söylüyor, bir sonraki sayıda (10, Bahar) Beşir Sevim uzunca şiiri “Kalpteki Sağır”da dilsiz bir sığırtmaç olan kalbini açıyor, 11. (Yaz) sayıda Tufan Uğur Kurçer “Çok Eskiden Biz de Sağdık”ta iskeletlerine sarılıp yatanların izlerini sürüyor, derginin 12. (Güz) sayısında ise Mehmet Şükrü Kaplan “Ömrüm Yürü…”de “her kapı çalmasında sürgüne sığınış duygusunu veriyordu.



Şiir Ülkesi, 2004'ün en çok şiir yayımlayan dergileri arasında yer aldı. 22. (Nisan) sayıda Bedrettin Aykın'ın "Uyanmak" başlıklı şiiri insanın kaybolduğu karanlığa, bilincin kapandığı paslı kilide itirazın, isyanın şiiriydi. Yanıtsız bırakılan soruları ısrarla sorma ve bunlara yanıt arama çabasının ürünü olan şiirden birkaç dize: "Yargıladım ateşi suyu / bir türlü uyanamadığımız / o karabasan uykusu / söz tükenmişti / neden bir tek bizim / içimize düşüyordu kor / yalnız bizleri boğuyordu su". Şiir Ülkesi'nden söz etmişken (elbette doğrudan doğruya dergiyi bağlayan bir durum değil ama) geçen yıl bu dergide yayımlanan "yılın önemli şiirleri/şairleri listesine ilişkin birkaç şey söylemek de kaçınılmaz oluyor: Bu listede "Türk şiirinin Rimbaud adayı olduğu" ileri sürülen Göksel Bekmezci'nin bu yılki bir şiirinde şöyle dizeler gördü okuyucu: "ben acımı parmağımda taşıyorum artık / ben acıma parmak da atıyorum artık" Demek, Rimbaud adayı sayılmak için ya yanlış kişiye zar atıldı ya da genç şaire böyle bir izlenim verilerek şairin önü kesildi!

25. (Temmuz-Ağustos) sayıda Melisa Gürpınar'ın "Başka Hüzne Gerek Yok" şiiri deyiş yerindeyse "hayatın gölge yorumu"nu yapan bir şiirdi ve boşa geçen hüzünlü zamanların izini sürüyordu. Hayatta sona yaklaştığını sezmenin telaşlı hüznüydü bu şiirden çıkarılan anlam: "Bir gölge bile olsa insan / düştüğü yerde yaşlanan / tuhaf bir gölge, / hangi nisanı durdurabilir / fazladan bir gün sizce? (...) Boşa akan yağmurdan / bir çanak su bile / alamadım serçelere".

Derginin 25. sayısında Polat Onat imzasıyla yayımlanan, fakat bir sonraki sayıda yapılan düzeltmeyle Hakkı Çınar'a ait olduğu belirtilen "Yalnız" şiiri genç bir şairden iyi haberler getiren bir metindi. Hakkı Çınar yıl içinde Dergâh, Şiir Ülkesi, Yedi İklim, Budala gibi dergilerde iyi şiirler yayımladı. Belki klişeleşmiş ama yine de hüzün çağrışımları yaratabilen izlekleri belli bir heyecan ve şiirsellikle işleyebilen bir şair olduğu söylenebilir Çınar'ın. "Yalnız" şiiri de bu şiirlerden biriydi: "yanlış zamanlara / yanlış yerlere yağıyor yağmur (...) uzun trenler gibi hüzünlerle / içimden geçiyor yağmur".

28. (Kasım-Aralık) sayıda "Akşam ve Ev" şiiri yayımlanan Tozan Alkan da Hakkı Çınar gibi zaman zaman kanıksanmış izlekleri ele alsa da bunlara tazelik kazandırabilen bir şair. Hayatın yüklediği zorunluluklara itirazlarla yürüyen "Akşam ve Ev" şiirinin daha lirik bir Necatigil çağrışımı yarattığı söylenebilir: "Akşam; astarlık kumaş / Serilmiş tahta döşemelere / Anne evin yırtığını dikiyor / Odada eşyanın tedirginliği".



Geçen yılı epeyce hareketli geçiren Şiiri Özlüyorum'da çok sayıda şiir yayımlandı. En tanınmışından hiç tanınmamışına kadar pek çok şairin şiirlerinin buluştuğu derginin 4. (Ocak-Şubat) sayısında Hasan Güneş'in "Budalalık"ı sözcüklerin titreşimlerini dinletirken yol hikâyelerine eklemlenen bir şiirdi: "bahis değil anlatı / yol hikâyeleri anlatan kum saatinde / titremeli sözcükler". Kaan Oğuzcan'ın "Gölge Boksu" hayatın karmaşasına göndermelerle örülüydü: "bütün görüntüler birbirine girmiş / karışmış hayatın eski güzleri / sevgililerimin yüzleri / gecede buz parçasına değmiş". Selim Gök'ün "Sesler"i "Dalga sesleri kırılarak geliyor / Şehrin yüzüne çarparak..." dizelerinde bir tsunami öngörüsünü sunar gibiydi.

5. (Mart-Nisan) sayıda Ece Ozan'ın "Eldiven"i "Soyunurken kim çıplak kalmaz, / Ben onun en güzel utancıyım." dizeleriyle, Altay Ömer Erdoğan'ın "'İnsan Bir Saattir' Kulesi" insanın mutlu, korkunç, bozuk saatlerini masalsı bir dile yaslanarak anlatışıyla, Metin Sefa'nın "Ahmeran"ı "iki kırmızı: aşk ve ölüm / iç içe değil mi kalp ile kan" dizelerinde kırmızının çağrışımlarına getirdiği yeni yorumlarla, Yılmaz Arslan'ın "Dolunay"ı payımıza düşen kederle ve bardağı taşıran dolunayın coşkusuyla, Fergun Özelli'nin "Dönünce"si kesik söyleyişlerin yarattığı geniş anlamlarla ("dostu dar / kapısı küf / kirli zaman; / silik hayat / renksiz iş / sisli mekân") dikkati çekti. Hüseyin Çiftçi'nin "Genç Şaire Dipnot"u ise genç şairin şiir defterinin bir köşesine yazılmayı hak ediyordu: "Tökezleyerek düştüğümde neden / Hep kendi altımda kalıyorum? / Görülmemiş bir bulut gibi, / Kendi uzağımda kalıyorum..."

6. (Mayıs-Haziran) sayıda Metin Cengiz "Aşk İlahileri"nin on yedincisinde "meğer aşk bir başkasında intiharmış" diyordu. Haydar Ergülen'in "İyilikler Gazeli"ndeki şu dizeler ise Ergülen'in neden 1980'lerin ustalarından biri olarak görüldüğünü kanıtlar gibiydi: "Yağmurun yerini kuşlar doldurduğu zaman // Az kuşlar onlar iyi kuşlar / kanatlarından büyük merhametleri var". Aynı sayıda Salih Aydemir'in "Kırılma"sı hayat ve şiir içi göndermelerle yüklüydü: "dizede takılıp kaldım / evim vardı / yıllar geçti aklın kulübesinde". Fuat Çiftçi'nin kapalı imgelerle, gizli göndermelerle, bir parça da İkinci Yeni diliyle oluşturduğu şiirlerinden biri olan "Çerçöp İnciler Kar Körü" içeriğini poetikaya ekleyen bir şiirdi: "çürümeye bırakılmış nefesimde / som belde: aşk. bir bölük harami / kesik sözdeki âmâ. bilgili zehir / cennetinde şiir formülü yok üstelik!" Ayten Mutlu'nun "Taş da Sustu"sunda ayakta durmaya çalışan bir ağacın yorgunluğu ve çeyiz sandıklarında saklanamayan anılar vardı. Güven Turan'ın "Dört Kapılı" şiiri anlatımcılığa yaslansa da hissedilir ölçüde imgesellik taşıyordu: "Ne zaman geldiğini bilmiyor / Kimse / Bilmiyor gidebilir mi istediğinde / Çocukluğu var mı yok mu / Bu parkın yollarında / Tırmanmış mıydı / Dizine şu heykelin / Fotoğraf çektirmek için / Okul tatillerinden birinde".

7. (Temmuz-Ağustos) sayıda Betül Tarıman'ın "Bütün Yağmur Bulutlarımı" şiiri şairin yıl içinde yayımladığı öteki şiirleri tamamlayan bütünlüklü bir dosya metni olma özelliği gösteriyordu. Fuat Çiftçi'nin "Alındı Ölçüsü Karanlığın" şiiri ise hem yatay simetrik yapıyla yazılmış olması bakımından hem de "deniz atını eyerlemiş çocuklar, / kuş adresi taşır ceplerinde" inceliğiyle dikkat çekiyordu. Aynı sayıda Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun "Düşünen Adam"ı "Uzakta çok uzakta / Yanardağdan kurtardığı şehirler"i düşündürüyor, Serkan Özer'in şiiri "İkinci Yeniden Karışık Gürültü"ler ve çarpıcı imgeler sunuyor, Doğukan Ozan Sert ise "Şiir Yürüyüşleri"nde sayfaların karanlıklarına yürüyüşüyle ayak seslerini duyuruyordu.

9. (Kasım-Aralık) sayıda Betül Dünder "Ölüm Üzerine Bir Rapsodi"de sonsuzluğun gözleriyle gelen bir ölümden korkmayarak seyredilmiş dağ ve yürünmüş göl olma, sükût içinde koşan atlardan düşen yelelere tutunma arzusunu dillendirdi.



Türk Edebiyatı yıllardır belli bir eksende gelişen edebiyatın nabzını tutuyor. Dergide bu yıl da başta Olcay Yazıcı, Bekir Sıtkı Erdoğan, Halil Soyuer ve Sedat Umran gibi şairlerinkiler olmak üzere pek çok şiir yer aldı. Bunların önemlice bir kısmı, ölçü ve uyak sistemine bağlı kalınarak yoğun bir duygusallık çerçevesinde söylenen lirik şiirlerdi. Ayrıca, Selma Hacıosmanoğlu'nun Türk Edebiyatı dergisinin "Kalemlik" sayfalarında genç şairlere şiir konusunda öğütler verdiğini, onların şiirlerini bu sayfalarda yayımladığını belirtelim.



Murat Üstübal ve Bülent Keçeli'nin ortak çabasıyla yayımlanan, bu şairlerin yanı sıra Mitat Çelik, baranesmer, Serkan Işın, Aziz Kemal Hızıroğlu, Ramazan Macit ve Mehmet Sarsmaz'ın da (tabii ki daha başkaları da var...) şiirlerinin yer aldığı Ücra daha çok deneysel şiiri, somut şiiri önceleyen ve bunun poetikasını kurmaya çalışan bir dergi olarak göründü. Üstübal ve Keçeli'nin her sayıda yayımladıkları poetik diyalogları, yazdıkları metinlerin alt yapısını oluşturmaya yönelikti, denebilir. Bu şairlerin şiirlerinde anlamı hiçseyen bir yaklaşım vardı. Belki, farklı bir anlam algısı önermekteydiler demek daha doğru olacaktır. Bu anlayış ekseninde yayımladıkları şiirlerin bizzat poetik altyapı metni olarak değerlendirilmesi, bu şairlerin yaptıklarını anlamada ipucu olabilir. Bülent Keçeli'nin "Her Yerdedir" şiirinden (sayı 12, Şubat) birkaç dize: "şizofreni molası modern / yüzüm / iksir mi damlayan / bölük pörçük haz/meal" Murat Üstübal'ın aynı sayıda yer alan "Salavat'ından birkaç dize: "noktainazar saklasın cümle alem virgülü kuru / baklayı ağzına bulaştırıp ağzından çıkaran dize / getiriş ölçüsü uyaksız uydurma istifli sundurma / fenomeni örseleyen astarı dışına kuytu dolama / lama ağzı salgılar kibele anadan soğuk bir üryan" Mitat Çelik'in 14. (Nisan) sayıda yayımlanan "Dama"sından birkaç dize: "dökük sırları / kadim nehirlerin / toz toprak parçaları / denizde yu- / yuması / denizde yuması".



Şiir dışı dosyalar da düzenlemekle birlikte her sayıda şiire yer veren Üç Nokta'nın 2004'teki ilk sayısında Veysel Çolak'ın "Korkan Bir Aşkın Şiiri" uykusu kaçmış bir çocuk duyarlığıyla uzaklıklardan yontulan hüznü duyumsatıyordu. Hayati Baki'nin "Bir 'Ada' Şiiri" ömrün kalbini dinleyen bir şairin sesiydi: "kim söylüyor şarkısını / küçük zeytin ağacının // zamanı toparlayalım / kalkıyor limandan gemi". Gülenay C.'nin "Şehir Yürüyüşleri" adını arayan güzden yola çıkarak su taşıyan kayıklara binişinin şiiriydi. Şair, şehirdeki yürüyüşünü sonraki sayılarda da sürdürdü. Bahtiyar Kaymak "İki Şehir'in Şarkısı"nda "şimdi evin içinde kalan kim / kim kapının dışında şimdi" diye sorarken M. Met Altun "Annemdeki Sır"da bir çocuğun dile gelmeden öksüz kalmasının acısını ve dokunamadığı hatıraları anıms(at)ıyordu.

2. sayıda Şeref Bilsel'in "Tuzlu Su Taşıyan Kadınlar"ı çiğnendikçe sesi büyüyen yaylaları, portakal ağacının dibine gömülen silahları, bir evin sarhoşlar için açılan üçüncü kapısını şiirleştiriyordu. Derya Önder "Düşümdü Gece"de üç kardeşin avlusunda ağaç olmayan evlerde büyümesinin hüznünü anlatıyor, Selma Ağabeyoğlu kesik bir damarın atması gibi kurduğu "Kesik Damar"da zemheride kanayan gül olma duygusunu veriyordu.

3. sayıda Doğan Ergül'ün "Gün İçin"i direncin düşünü çoğaltan sokakların şehrayinini, belleğin aynalarının kırılışını ateşin ve barutun nemine bulayarak aktarıyor, Tozan Alkan "Çoğalan Gövde"de kızaktan suya indirilen göğün, başkalarını az az içinde biriktirmenin şiirini yazıyordu.



Ünlem'in 4. (Mart-Nisan) sayısında Kemal Özer'in "Yarına Selâm" şiiri öncelikle beyitlerle kurulmuş olmasıyla ve dize sonlarında gözetilen uyaklarla dikkat çekiyordu. Şiirdeki "yeni bir renk katmak için her yağmur sonrası gökkuşağına / kıvılcımlar saçan çeliğe su vermek için gözyaşımızdan" dizeleri ise temeldeki duyguyu yansıtacak güçteydi. Gerçekleri imgesellikle aktarma, güzel bir dünya umudunun diri tutulması, duyguda ve yaşamda ortaklık arzusu şiirin söyleyiş ve içerik belirleyenleri arasında sayılabilir.

Abdülkadir Budak lirizmin ve didaktizmin iç içe geçtiği "Su Hesabı" şiirinde su yorumlarını, su hesabını simgesel bir dille aktarırken Fuzuli'nin "Su Kasidesi"yle buluşuyordu: "Su yazdım da akmadım / Üstelik dönüştüm bent kapağına / Su! Su! / Fuzuli olarak akıyor hâlâ". Derginin aynı sayısında ilginç bir izlek buluşması söz konusuydu. Fuat Çiftçi'nin "Suda Körelen Ay Budak Bükünce" başlıklı şiirinde hayatın içinden, denebilirse daha gerçekçi bir yaklaşımla okur karşısına çıkıyordu. Aşk, ölüm, hayat, doğa bir arada yer aldığı şiirden bir dize: "Suda kırılmaz ki soluğumun ıslığı".

5. (Mayıs-Haziran) sayıda Tuğrul Keskin, "ne yağmur ne rüzgâr ne salınıp akan sokak / hiç kimsemiz kalmamış bu şehirde artık / bir kış, kara kış geçiyor derinden" dizeleriyle başlayan "Ah ki..." şiirinde Irak işgalini güncelin tuzağına düşmeden, derin bir duyuşla, insanın yeryüzündeki huzursuzluğuyla birleştirerek anlatıyordu. Aslında belki de yalnızca Irak işgalini değil eski-yeni tüm işgallerin biriktirdiği acıyı aktarıyordu şair. Murathan Çarboğa'nın "Susmak" şiirinde "susmayı babalarından öğrenen / çocuklar anlayabilir beni" dizeleri dikkat çekiyor, zaman zaman şiraze dağılır gibi olsa da baş ve son kısımlardaki yoğunlaşma şiiri kurtarıyordu.

6. (Temmuz-Ağustos) sayıda Ahmet Özer "Bakışı Aşktı" şiirinde Yunus Emre'nin, Dağlarca'nın, Cemal Süreya'nın Türkçe sesini duyurmasıyla dikkati çekiyordu: "ışıltılı ipeğin telleri dokunurdu sesinde / dilinden türkçenin en güzel iklimi yansırdı" Aşkın hayranlık ve hayretle birlikte yaşanması, masalsı ifadelerle duygunun derinleştirilmesi, doğadan devşirilen imgelerle taze bir söyleyişe ulaşılması bu şiirin etkileyici yanlarıydı.

Ozan Öztepe "Bando Şefi Bacchus'ta" başlıklı şiirinde "bir dağ çiçeğinin kanat / çırpmasından bahsediyorum" diyerek şiir dilinin en çok gereksindiği anlam aktarmasıyla şiire giriyor ve bu sözü yer yer tekrarlayarak mitik bir söyleyiş yaratıyordu. Doğanın ve hayatın ayrıntılarının yanı sıra görünenin arkasındaki görünmeyenin farkında bir şair gibi Öztepe. Ünlem'in arka sayfalarında "Arkadaşça" şiir seçimleri yapan ve Ozan Öztepe'nin bu şiirinin yayımlanmasına yardımcı olan genç şair Ataman Avdan'ın şiir seçimlerinin çoğunda yanılmadığını söylemek bir hakbilirlik olacaktır. Melih Elhan ve Neslihan Yalman gibi şairlerin iyi şiirlerinin de bu seçimlerde yer bulduğunu belirtmemek eksiklik olurdu.

Hüseyin Yurttaş "Ak" şiirinde birkaç hoş uyak yakalıyor ve şöyle diyordu: "çulu çuvalı delen mızrak / nereye giderse gitsin / onu rahat bırak / söz hep ustanındır / boşa konuşur çırak". Şiirin genelinde olumsuzluklara itiraz vardı ama bir şiir tutkunu olarak benim de bu anlayışa itirazım var: Sözün ustanın oluşuna bir diyeceğimiz yok ama çuvalı delme pahasına genç şaire her zaman söz hakkı verilmeli!



Varlık'ın 1156. (Ocak) sayısında Dinçer Sezgin'in "Unutmak Hangi Harflerle Yazılmış" şiiri uzunluğuna karşın lirizminden bir şey yitirmeyen, "suskun sevişmeler sonrasında" yalnızlığın rengini parlatan, "yalnızlığın en duru sesi" ellerle yazılan ve "yağmurlardan damıtılan" bir şiirdi. küçük İskender'in "Gri Siyanür"ü ani ayrılığın çığ düşüren acısıyla başlayıp "geride kalandaki zehirli ruh sarmaşığı"yla bitiyordu. "Gri Siyanür" hayatın ve alt-hayatın farklılıklarından devşirilmiş imgelerle örülmüştü. İskender'in, Varlık'ın 1163. (Ağustos) sayısında yayımlanan "Biri Ambulans Çağırsın" şiiri ise "acelenin içine sıkışmış çok eski bir katil ile çıplak kadını" gürültülü caddelerde, "arabanın attığı her taklada sana yaklaşıyor olmanın sevinci"ni acımasız hayat oyununda bir araya getiriyordu. Hüseyin Yurttaş'ın "Gece Yolcusu" "cilalı asfalt devrinde" acıtan gerçeklerin saptaması ve "gecenin ince konuğu yağmur"a bir övgü olarak okundu. Yücel Kayıran'ın "Güneş Yanığı" şiiri ise (dipnot gösterilmediği ve herhangi bir işaret koyulmadığı için metinlerarasılık diyemeyiz!) Nazım Hikmet'i fena halde hatırlatan "akın var akın, içimden akın / beni güneşe götürüp yakın" dizeleriyle ve Yahya Kemal'den devşirilen "çok seneler geçti, geçmedi / öyle memnun ki yerinden" dizeleriyle dikkat çekti.

1157. (Şubat) sayıda Ali Hikmet Yavuz'un "Eksik" şiiri "aşka bir geçit bile bulamamanın, ölü güvertede palamara asılan albatros gölgeleri"nin çağrışımlarıyla yürüyen bir şiirdi. Gülenay C.’nin "Mor Korkinios"u çocuklukta ellerimizin üzerinde gezinen geceleri hatırlatıyor, "sabah incelen söz"ün uzayışına eklemleniyordu.

1158. (Mart) sayıda Tahir Abacı'nın "Has Hayal"i yer yer masalsı ve söylensi ögelerle, yer yer katı gerçeklerle kurulmuş, "hayatın tahta bacaklarını ateşe atan" bir şiirdi: "Tepki ardışık. Susuyorlar destan örenler / Destana anka gömenler, deprem güvertenler / Bilemedim hangisi suç, hangisi safa çiçeği / Seçtim seçimdeki kesinliği". Tarık Günersel'in "ben / tuhaf kör / öteleri gören / önünü görmeyen / düğümler düğümüydü ömrüm" dizeleriyle başlayan "İlk Yazıt"ı dergilerde yayımladığı deneysel şiirlerinden epeyce farklı göründü. Şiirde "yitip giden bilgece sözün" aranışına ilişkin ipuçları okunuyordu. Osman Olmuş'un "hem genç, hem güzel, hem de yakışıklı" editör Hami Çağdaş'a ithaf ettiği "İpince ve Sarmaşık Bir Kalp" şiirinde yaşantının beslediği bir duyarlıkla, yaşanmış yasak sevgilerin gerilimiyle ve "bir aşk: içini dolduranlardan ibarettir her zaman" belirlemesiyle ilginçti. Sinan Oruçoğlu'nun "Şehla"sı eleyemediği küçük fazlalıklarla malul gibi görünse de ne söylediğini bilen bir şairin duruşunu haber veriyordu: "içine kapanan bir sözcük oldum / yeryüzü yarılmaya keşke benden başlasa".

Derginin 1159. (Nisan) sayısında Nurullah Can'ın "Kehanet Şiirleri" yüreğin yavaş ve sessiz yolculuğunun, kendi kendine konuşmayı bile yitirenin; Engin Turgut'un "Amber ve Katran"ı gecenin kırılgan teninin, yetim bırakılmış gül kokan nefesin, Zeynep Arslan'ın "Elif Kadar"ı atlaslardan ve kılavuzlardan eksilmenin, Mehmet Türel'in "Varlık?"ı kendi rüzgârıyla bozulan bağların ve kuşlar içinde bir çocuk gülüşünün şiiriydi.

1160. (Mayıs) sayıda 2004'te genç şairler tarafından her zaman merak edilen yeni şiirlerini değişik dergilerde yayımlayan İlhan Berk'in "Madrigal I"inden bir dize-söz: "Sen gelirdin büyülü ağzın gözlerin perdelerime ölü kelebekler işlerdin". Aynı sayıda Emel İrtem'in "yorganların altında murdar ettiği hayat"ı anlattığı "Öğle Uçurumları", Arif Erguvan'ın geleneğin birikimini yeninin parıltısıyla buluşturmayı amaçladığı "Kendine Savaşık"ı dikkat çekiyordu.

1161. (Haziran) sayıda Osman Hakan A.'nın insanın büyüyüşünü heyecan içinde harap bir aklın süzgecinden geçirerek anlattığı "Sabaha Dek" şiirinden birkaç dize: "Büyüdüm, zaman gibi, babam gibi // Yakıp yıkarak, her şey kırıldı içimde / Aynı şehri arıyorum, uykusuz / Geceyi güne, günü geceye ekliyorum / Acılar, hiç gelir mi bir araya? / Harap bir akıl, / hezimet içinde..." Deniz Durukan'ın "Jartiyer"i yer yer çift anlamlılığıyla, yer yer gerilimiyle düşündüren bir şiirdi: "cümleyi alnının ortasından vuruyorum / bölmüşüm kelimeleri hecelere / hani sallasam boşluğa harfleri..." Durukan'ın bir sonraki sayıda yayımlanan "Yanındaki Boşluğu Bana Bırak" şiiri yine imgeselliğe ve belli bir gerilime dayanmakla birlikte daha derli toplu göründü: "kocaman pençesiyle zaman / fırlatıyor incecik dallarını bileklerinden".

Temmuz ayında yayımlanan 1162. sayıda Yaşar Nabi Nayır Ödülü'nü Alperen Yeşil'le paylaşan Mehmet Öztek'in "Taya Mektup" şiiri, sözcük-hece-ses oyunlarını şiire iyi yedirebildiği örneklerden biri olarak okundu: "Ağarır, ağarırsa gülden sis / Taylar mı rahvan, orman dalar / Harfler, de ki hafriyat, hafriyat / Sonra siz, kazma ile kalem / Birleşiirsiniz". Alperen Yeşil'in "Kıblenümâ"sı ise "dilimdeki mühür dağıldı çöle / sesim kırıldı, kanadı dilim" diyor ve mahrem bir dua ile düğümlü dile yaslanıyordu. Aynı ödülde jürinin 'dikkate değer' bulduğu Ertan Yılmaz'ın "Uğultu"su, Mehmet Altun'un "Su Zılgıtları", Hilal Karahan'ın "Eleştiri"si, Fırat Caner'in "Şarkı"sı, Efe Murat'ın "Irmakların Yamaçlarında Dolaştık Bütün Gün"ü genç şiirin adımları olarak kayıtlara geçti. Seyyidhan Kömürcü'nün "Sinem"i yabancılaşmanın, yalnızlığın vurgusunu "başka incirin yarasını başka incir de bilmezmiş gibi" dizesiyle yapıyor, insanın kendisiyle hayat arasında dalgın bir belge oluşuna işaret ediyordu.

1163. (Ağustos) sayıda Can Sinaoğlu'nun, "bir deprem enkazı önünde / çektirmiştim bu fotoğrafı / ben mi enkazım / enkaz mı daha çok ben" dizeleriyle başlayan ve depremin yıkıcılığını bağıra çağıra değil de sessizce anlatan "Enkaz Fotoğrafları" şiiri pek çok şairin geçen yıllarda depremi sıcağı sıcağına konu alan nice kötü manzumesinden sonra iyi bir şiir olarak okundu. Güngör Tekçe'nin "Çıka İne" şiiri taşıdığı ve duyurduğu derinlikle akıllarda kalmaya aday bir şiirdi: "Boynu kırık taş bebeklerdiniz / Gözleriniz ağır metal / Düştü suretleriniz kıyısından dünyanın / Zaman kaçaklarıydınız / Bir güneşten bir güneşe geçer gibi / Geniş salınımlarla suyumuza indiniz". Varlık'ın bu sayısında İskender'in "Rimbaud"larından biri olan Cengiz Şenol'un "Harflerim Açmaz Daha"sı altı çizilmiş bir yalnızlığın ve dağınıklığın vurgusunu taşıyordu: "çağırmayın beni gittim gülünüzden / bir sözcüğüm cümlenize dargın".

Yazı bitirip güzü karşılayan Eylül (1164) sayısında Akgün Akova'nın birkaç yıldır dergilerde yayımlamayı sürdürdüğü incelikli şiirleri "Sevdiğim Kadın Adları Gibi" dizisinin otuz sekizincisi "Yonca" başlığını taşıyordu. Bu şiirden birkaç dize: "senin içinde bir orkestra var Yonca / ve ıslık çalan bir adam / aşk kadife bir kafes yatağının altında". Adil İzci'nin "Gölgecil"i sessizliklerden, pastel güneşlerden, gölgelerden, yeni eşyaların ürkütücülüğünden seslenen bir şiirdi: "Porselenler; her biri başka / Her takımdan zamanla tek tük kalmış / Şimdi parçaları bütünlüyor anı". Alphan Akgül'ün, "kırgın mı geçerdin eski ölümüzden / sarardın gövdene bu kimin sayfaları?" dizeleriyle başlayan ve belli bir yapıyı gözeten "Esrâr"ı kitabı beklenen şairlerden birinin yeni verimini sayfalara düşürmesi bakımından önemliydi. Nilay Özer'in "Şehirde Jazz Var"ı çarpıcı imgelere yaslanan bir şiirdi ve yeni şiirlerinde uzun dizelerle konuşmayı seven şairin sesini duyuruyordu: "tükenebilir mi seyretmek seni ey ölümlü kanımda bir tanrı sıkılır / uzaktan ve pilli tayların yırttığıdır ağaçların ansızın döktüğü tül". Çiğdem Sezer'in "Gözleri Bağlı"sı yıkıcı bir yalnızlığı dile getirmesi ve "ev" ve "kuyu" izleklerine yeni anlamlar yüklemesiyle ilgi çekti: "sanki ev kendini yutuyor / sanki kuyu / içmiş kendi suyunu / ev bize bakıyor / avlu bize bakıyor / kuyu çatlıyor yalnızlığımızdan / kuyunun yalnızlığı üstümüze akıyor".

1165. (Ekim) sayıda Özge Dirik'in "Ruj Ruhu" şiiri, adı "gece değiştiricisi" olan bir melekle şairin birlikteliğini kimi zaman yalın kimi zamansa simgesel bir dille anlatıyordu: "İpeksi bir teni var bilekleri dışında. İlk zamanlarda içim acımıştı, yanlışlıkla sigara bile uzatmıştım ona. Oysa tüm meleklerin bilekleri kanarmış, ne kadar çok kanarsa o kadar az canları yanarmış." Türkân Yeşilyurt'un "Geçen Yaz Yarın"ı yitirilenlerin sızısını, acısını dile getiriyordu: "posta kutusu yok artık / içten içli mektuplar / bizi sevindiren postacı / paslı demir dışarıda duruyor / bahçeyi seyreden kim".

1166. (Kasım) sayıda, haiku yazmanın alıp başını gittiği ve nereyse bir oyun haline geldiği günümüz ortamında Sina Akyol'un ustalık ürünü olan ve asıl şiirin birtakım kuru kurallarda olmadığını hissettiren "Söylenmeler"i yayımlandı. Şiirden birkaç dize: "Rüzgâr mı?.. / İmrenip esmiş, / fırtınaya" veya "Demek, telaş da bitti... / İşte, o sakin mermer! // Adım ona yazıla... / İnce güzel yazıyla." Şeref Bilsel'in "Şol Cehennemin Irmakları..." şiiri avlular, alınlar, kâğıtlar ve babalar boyu devam eden kederi, telaşı ve sızıyı duyuruyordu. Şiirden iki dize: "Şol şarkılar ki kederin kokladığı gül üzre yazılıdır / Yazılıdır yaprak yaprak ketum ve avlular boyu". Çağdaş Keçeci "Aşkı İlk Kez Bir Şiirden Öğrenince"de Türk şiirinde "bir" sözcüğünün gereksiz kullanılış arızasına dikkat çekmek için olsa gerek toplam on iki dizede on sekiz kez "bir" sözcüğünü kullanıyordu. İlk dörtlük: "Bir şiirin yanına bir şiir daha koyunca / Gürültü susar böyle, sessizlik bir işe yarar... / Bir şiiri bir şehir gibi birdenbire gezince / Bir sevinç düşer yüze, sonsuzluk bir işe yarar..." Cenk Koyuncu'nun "Otuzbeşlik..." şiiri sözcüğün her iki anlamına da gönderme yapılarak kurulan ve kömürden elmas dökmenin yaratıcı gücünü öne çıkaran bir şiirdi: "Şimdi ilk yarısıdır ömrün yaşamda geçirdiği... / Getirin, devrilecek şairin ikinci otuzbeşliği!" Bu sayıda İskender'in "Rimbaud"larından olan Gökhan Kahrıman'ın "Bozbulanık Bir Gelecekten İçeri"si süzülmüşlüğüyle, Tarantino filmlerini çağrıştıran sıkıştırılmışlığıyla dikkati çekiyordu: "gece sirk gecesi / gişelerde esrarlı kadınlar / bilet yerine kafalarını kesiyorlar".

1167. (Aralık) sayıda Özlem Sezer'in "Gretel"i "bir meyveye ağaç olma özlemi"yle, Salih Bolat'ın "Öfke"si "uzak bulutlarda biriken fırtınayı / güvertede ilk gören gemicinin sözleri"ni çağrıştırmasıyla, Turgay Kantürk'ün yazılışıyla öyküsellik taşıyan, imgeleriyle şiir olan "Oyuncu Sözler"i "iğne yapraklı rüzgârlar ve intikam böcekleri biriktirmesi"yle, Kadir Aydemir'in "Kavuşmak"ı yalnızlığı ölü çiçeklerle konuşturmasıyla, Emrah P.'nin "Haşim"i modern Türk şiirinin çobanyıldızı olan büyük şairin izine kan damlatıp yürümesiyle, Mustafa Fırat'ın "Çiğdem"i ise dokunduğu bulutlardan üşüten yağmurlar düşürmesiyle dikkati çekti.



Geçen yıl üç sayı çıkan Wesvese fazla olmasa da şiire yer veren dergilerdendi. Derginin 9. (Ocak) sayısında Hüsnü Arkan “Kurallar Hakkında Açış Konuşması”nda “Bu anlamdan sağ çıkamazsınız sakın dehşete düşmeyin” diyerek ironi ile trajediyi birlikte duyumsatıyordu. Nigâr Okyay “Her Şey Birbirinin İçinden Geçiyor”da akşamı suyun esnemesinden ve bir taş fenerin yanıp sönmesinden anlıyor, İbrahim Metin “Rindnâme”de ilginç söyleyişiyle dikkat çekiyordu.

10. (Mart-Nisan) sayıda Erkan Dündar’ın “Ölü Şairlerin Ardından”ı şairlerin dünyaya sözcüklerle dokunduğunu söyleyerek sayfaya bir ölü ozanlar derneği duygusu düşürüyor, 11. (Mayıs-Haziran) sayıda Semih Çelenk’in “Araf”ı hayat yorumlarıyla gelişiyordu.



Yaba’da şiir yayımlatanlar arasında Ahmet Bahçevan, İbrahim Kamberoğlu, Abdullah Kaygı, Sedat Umran gibi isimler dikkat çekiyordu. Bahçevan’ın 28. (Mayıs-Haziran) sayıda yer alan “Tutunmak” şiiri insan sıcaklığına tutunmanın dizeleriydi: “Ey çiçek ve kitap satıcıları / yüzleriniz ödünç olmasaydı diğer insanlardan / güzellikler devşirirdim sıcaklığınıza tutunarak”. Ahmet Emin Atasoy’un “Evde Kalmış Kızların Şarkısı” eskiyen pencerelerde eskiyen yüzlerin, uzun gecelerde gölgesiyle kucaklaşmanın yalnızlığını anlatıyordu: “biz kapalı sandıklarda / unutulmuş çeyizleriz”.



Yaratım'ın 4. (Ocak-Şubat) sayısında Kemal Varol'ın "Kin Artığı" çağa itirazın, dünyanın kirlenmişliğinin, içimizden akan çamurun, uzaklara bakma sancısının yönlendirdiği bir şiirdi. Tanımlarla gizli benzetmelerin betimlediği dünyayı şöyle yansıtıyordu şair: "yılan ıslığı zamandır bu zaman / yazık ki artık bin elin artığıdır dünya".

5. (Mart-Nisan) sayıda Muzaffer Kale'nin "Kar" şiiri uzaklık duygusu eşliğinde kar yorumlarını, insanın kimsesizliğini, ölümün soğukluğunu duyumsatmaktaydı: "Meşe ağaçları uzak içindir / kar meşe ağaçlarına doğru yağar, / karın beyaz gürültüsünü / babasız kalan çocuklar duyar". İhsan Fikret Biçici'nin "Eksik Kalmış Şiirler"i yabancılaşmanın haklı çıkarıldığı bir örnekti. Nietzscheci bir yaklaşımla niteliksiz kalabalıkların anlamsızlığına işaret etmiş olması da ilginçti: "o yüzden pek işe yaramıyor kalabalıklar / gürültü gibi çok sesli". Sezai Sarıoğlu'nun "Sinemalarda İki Rüya Birden"i gerçekçilikle duygusallığın birlikte şiirleştiği bir örnekti. Sonlara doğru biraz sınırlama, daraltma görülüyorsa da insana hangi yollardan gidileceğine ilişkin öneriler sunuyor, insan gerçeğinin inceliklerine gönderiyordu: "ben bu gece sinemalarda iki rüya birden / hangi rüyayı oynatsa makinist / annemin gözleri şangır şungur / / şark karışık garp taşlık / insana hangi şarkılardan gidilir". Hakkı Zariç'in "Keşke Hiç..." şiiri kenarda kalmış, unutulmuş bir insanın acısını imgesel bir dille aktarıyor, insanı yaşama bağlayan bir neden arayışını ve zamanda kıstırılmış insanın unutulmaya karşı yakınmasını dile getiriyordu: "Mezatta hırpani bir sözcüktü vefa / Yokluğunun tadı kusursuz ve gölgesiz gri / Unutmak çağımızın en masum duldasıydı / İntiharı ve hiçliği anımsatıyordu unutulmak // gelmeseydin".

7. (Eylül-Ekim) sayıda Mehmet Hameş "Kayıp Alfabe" şiirinde gizlenmiş seslerin peşinde olduğunu duyumsatıyordu. Bu şiirde yazarak hayatta kalmanın mürekkep hali vardı. Belki aslında yazmanın da ölümsüz bir intihar olduğunu düşündürüyordu şair: "cinnetler ocağında bir defter / sefer şiirinde sıraya girince / askılı bir intihara ayak direnir / ölümsüzlük dökülür mürekkepten". Cafer Keklikçi'nin "Kuşluk Şarkısı" şiiri bu yıl yayımladığı pek çok şiirde olduğu gibi belli bir gerilim ve heyecan taşıyordu: "bilemem: saklanıp avunuyor ağzımdan kaçmış bir cümle / saklanıp odalara mutfaklara kadınlara / karışıyor şehirler: kimse kalmadı kimse karışmadı kanıma".



Yasakmeyve şiir dergisi olmanın hakkını fazlasıyla vererek hem önemli dosyalar yayımladı, hem şair ve okuru sayfalarıyla bir ilke imza attı hem de yıl içinde farklı kuşakları buluşturan epeyce şiir yayımladı. Derginin 6. (Ocak-Şubat) sayısında Ayten Mutlu'nun "Gökdelisi" şiiri düşlerin yitik, kalbin kül olduğu bir yerden sesleniyor, ürperen maddenin çağrısıyla hareketleniyordu. Gültekin Emre sayfalarda birlikte yer alan "Kalem" ve "Silgi"sinde birbirini tamamlayan imgelerle "sonsuz artı bir mezar arayan şair" olarak göründü. Elif Su Alkan "31 Aralık"ta "süslü sözlerden arınmış bir misafirliği özlüyor ve "Sözcükler savuşmuş / Üstüm başım sabah mahmurluğu" diyordu. Enis Akın "Fotoğrafı Neden Bıraktım"da konuşma dilinin esnekliğine ve çarpıcılığına başvuruyor ve belki de derinlerdeki baba acısını bu yolla sağaltmayı deniyordu. Altay Öktem'in "Derin Boşluk"u şairin yıl içinde yayımladığı öteki şiirler gibi "derin"likten yola çıkıyor ve "sokak diye bir şey olmadığını anlasa" da sokaklara uğruyordu. Mesut Adnan'ın "Kasımpatı Kemanı" doğadan aldığı etkilerle biçimlenen bir şiirdi: "baka baka yürüdük / hayatın gelinleri tarlalalara / doğanın ordusu kargılara / uyandırdık tembel serçeleri de".

7. (Mart-Nisan) sayıda Hilmi Yavuz'un "Harfler ve Atlar"ı iki harfli bir sözcükten binlerce harflik çağrışımlar yaratmasıyla etkileyiciydi. Tahir Abacı "Geçit"te "O şehirden delikanlı çıktıydım / İsterdim dervişane döneyim" diyerek binlerce yıllık âşıkların gurbete çıkması geleneğini hatırlatıyor, Sezai Sarıoğlu "Âşığa Bağdat Sorulur"da "aşk ile alışkanlığı birbirine karıştıran sayısal tarih"ten yakınıyor, Oya Uysal "Gece ve Çocuk"ta gecenin ve çocuğun yırtılmış bir haritanın birbirini tamamlayan parçaları gibi durduğunu söylüyor, Tarık Günersel "Davet"te "hayatı tebessümle uğurla / çünkü uzaklaşan / hayat değil / sadece hayatındır" diyerek yaşama duyduğu derin saygıyı dillendiriyor, Adil İzci "Bahar Dal(lar)ı"nda "Bazı hüzünlerle çocukluğuma böyle göçüyorum" diyerek Ziya Osman'dan aldığı sesi kendine mal ediyor ve hayattan aldığı duyarlığı şiirleştiriyor, Salih Bolat "Aşk Şarkıları"nda "şafakta üzüm bağlarını görmek için / erkenden terk edilmiş yatağın sıcaklığı"na dokunuyor, Osman Hakan A. "Dâr"da "zamanın dârında sallanan bir hayatı" imliyor, Gökçenur Ç. "Anlamak Gerekir mi" de ölümün, aşkın, yapılacak derin şeylerin anlaşılma gerekliliğini sorguluyordu. Alper Çeker'in "Delilere Nutuklar"ı "halk ile gözgöze gelmenin" ağırlığını belirliyor, Mehmet Erte "bir çocuğun koşar adımlarına karışan kesik nefesiyle" söylediği "Aya Saranda Taraflarından Esen Rüzgâr"da Tanrılarla farklı bir dille konuşma arzusunu, Gülce Başer "Gelgit"te lirik bir kurguyla "eski bir dolap buzluğu" duygusunu dillendiriyordu.

8. (Mayıs-Haziran) sayıda Kemal Özer "İki Kişilik Portre"de "bahçenin dilsizliğine karşı tek başına oturmanın" ve "bir kapıda bırakılan dokunuş sıcaklığının" yarattığı portreyi sunuyordu. Orhan Kâhyaoğlu "lekesiz hayat olmaz" diyerek hayatımızda gizlediğimiz lekeleri, Turgay Kantürk "Şiir ve Öteki" başlıklı düz-şiirde "ateşi çalmakla bitmeyen yarış"ı düşündürüyordu.

9. (Temmuz-Ağustos) sayıda Nihat Behram "Kuş dalı gönlendirir / Yâr gönlü yönlendirir / İlişmeyin derdime / Dert beni dillendirir" dörtlüğüyle ve nakaratla biten "Acılı Türkü"yle folklorik bir sese yaslanıyor, Şükrü Erbaş "Soğumuş Gül"le "o tarifsiz anlamak vakitleri" olan akşamlara değiniyor, Abdülkadir Budak "Kara Kâğıt"ta boş olduğu sürece konuşmayan kâğıdın öyküsünü anlatıyordu.

10. (Eylül-Ekim) sayıda Özkan Mert "Ben Orta İki'de Kaleciydim" şiiriyle hayatın gizlenmiş ve unutulmuş ayrıntılarına dokunuyordu: "Dudaklarımdaki / Tuzlu ve limonlu Tekila parıltılarından / tanıdılar beni. / tanısınlar! / Gene de kimsenin bilmediği bir şey var; / Ben orta ikide kaleciydim". İsmail Uyaroğlu "Ay da Varken Üsletik"te "Yalnızsam yalnızım, n'olmuş / Yaralıyım da üstelik, kime ne / Beceremeyecek kadar hem de / Çekip çevirmeyi bir şiiri" diyerek şiirin binlerce yıllık yalnızlık izleğine umursamaz bir yaklaşım getiriyordu. Metin Cengiz'in "Çuha Çiçekleri ve Boş Bir Tabanca"sı ilginç bir düello anlayışını aktarıyordu. Fergun Özelli'nin sonraki sayıda devam eden "Kovulmuşlar"ı Türk şiirinde hemen her dönemde görülen "şairler için, onların biçemiyle şiir yazma" tekniğinin yeni örnekleri olarak dikkat çekti. Metin Celâl'in "Faydalı Bilgiler"i sıradan öğütlerdeki felaket haberlerine değiniyor, kandırılmaya bırakılmış bir benlikten sesleniyordu. Serdar Koçak "Aşk ve İklim"de aşkın "ne"liğini ve "nasıl"lığını yorumluyordu: "gecenin ta içinde çavgun / artık telaştadır bluz ve / işte başlarsın karmanyolaya / uluorta apaçık bir aşk". Şeref Bilsel'in "Kandahar"ı kuğunun harfle yer değiştirişindeki gizemi, ayın baltaladığı ağaçlara ağlamanın hüznünü, ikametgâh senedi ve altı fotoğrafı birleştiren ilginç bir şiirdi. Nihat Ateş'in "Anılar Saniyelik"i fotoğraf makinesine sığan anların gelip geçiciliği ve kalıcılığı arasındaki çizgide yürüyordu. Gonca Özmen'in "Bana Beklet"i beyaz bir sayfanın sıkıntısını yaşayan şairin suskunluğunu ve bekleyişini dile getiriyordu: "Ah hanginize baksam bir bahçe dağınıklığı / Geçsem içinizden geçsem / Kederimdeki faytonun ağır aksaklığı".

11. (Kasım-Aralık) sayıda Sennur Sezer "Yazdan kalma Bir Gün"de "Özlem bir kucak kar / Yazdan kalma bir gün yeter de artar" diyor, Fikret Demirağ "Erotik Şarkı"da yürekte dünyanın biriktirdiği kar'ın sevgilinin gövdesinde ve gözlerinde parlayan güneşle eriyeceğini vurguluyordu. Sina Akyol "Rastgele Sıralanmış Şiirler"de "Her / yerini / öpmüştüm. // Hiçbir / yerini / açıkta / bırakma." diyerek aşkın "korunup gözetilmesini" istiyordu. Nurduran Duman "Zambak Boyunlu Kız"da bedende aşağı giden suyu ve yukarı çıkan ateşi birleştiriyor, yanaklarda emilen tuzun tadını duyumsatıyordu.



Yayınına son verdiğini üzülerek öğrendiğimiz Yom Sanat'ın 16. (Ocak) sayısında Cihan Oğuz'un "Avamın En Büyük Asaleti Ölüm"ü haksızlıkları sorgulayan, yitirilmiş düşlerin izini süren, ölümün avama yakışırlığını belirleyen bir şiirdi: "Ama neyi biçerse biçsinler anılara / Velev ki bir gözyaşı kalmıştı o da unutulsun / Avamın en büyük asaleti ölüm".

17. (Mart-Nisan) sayıda Soner Demirbaş'ın "an son e"si belli bir bütünlük içerisinde parıldayan "kül de kum da saklı kalsın teninde / ara kar altında kalan kelimenin / üşüyen ve yansıtan aynasını" dizeleriyle akılda kalan bir şiirdi. Süreyya Filiz'in "İstanbul'da Bir Eflatun Akşam"ı başlığındaki naiflikle ilgisi olmayan, çarpıcılıkla etkileyen bir şiirdi: "Ağzının kenarındaki karanfil / Bence bütün karanfillerden daha fazla". Hüseyin Ferhad'ın "Kayıp Divançe"si şairin kararlı, gür ve coşkulu sesinin tarihin sayfalarına sürtünerek çıkmayı sürdürdüğünün işaretiydi: "Kımız dolu bir çini kâsede / gördümdü ruh ikizimi / onunla hiç karşılaşmadık belki de / yaşadık aynı vehmi". Metin Kaygalak'ın "Makas"ı yıl içinde pek çok şair tarafından sıklıkla işlenen bir izleği farklı bir mürekkeple renklendirmenin şiiriydi. Kaygalak'ın bir köşede boş oturmadığını, bir makasın ağzında olma duygusunu yaşamayı sürdürdüğünü gösteren şiirden birkaç dize: "nasıl dönerim hem / utanıp utanıp / nasıl geçerim bunca geceden / küfre düşen alnımla... / aşkı güzel olan çocuklara dönüp / şehri hatıramla ağlıyorum." 2004'ün dikkat çeken isimlerinden Şakir Özüdoğru'nun "Yarasa Yarasa Dökülüyor Düş" şiiri "asma kilitler vuruldu bütün duygulara" diyen, "ışığa yapışan böceklere acımayı bıraktığını" söyleyen bir şairin farklı sesiydi. Cuma Duymaz'ın yıl içinde yayımladığı şiirlerin en iyisi diyebileceğim "Aşka Kırılmış Aynalar", Yom Sanat'ın bu sayısında yer alıyordu. Bu şiirde Duymaz eskidiği ve kanıksandığı sanılan ayna izleğini kırılma/parçalanma indisi eksenindeki çeşitlemelerle tazeleştiriyordu. Bölümlerden birkaç dize: "bu mağrur göğü belleğimden sil", "aynalar kırıldıkça çoğalır / sır gibi alnımıza sürdüğümüz mutluluk". İlginçtir, Ersun Çıplak da derginin bir sonraki sayısında (18, Mayıs-Haziran) yer alan "Sıyrık Ayna" şiirinde Şeyh Galib'in ateş denizleriyle buluşarak çok daha farklı bir yaklaşımla "ayna"ya bakıyordu: "ağlayışlarına aldırmadım / türlü mahlukat dizimin dibinde / şimdi yalnız nilüferler vakur ve seyyah / o cesur avuçlar gezinir harap ateş denizinde".

19. (Temmuz-Ağustos) sayıda Can Bahadır Yüce "Kolej Yorgunluğu"nda bir çocuğun gözlerindeki maviyle geçmişe bakıyordu: "ben şimdi çocuk sesi olmadan / toprak gibi ağır örtüm / solarken, varken aynı güneşte / onlarsız çok üşüdüm".

20. (Eylül-Ekim) sayıda Gonca Özmen'in "Sözümde Atlar" şiiri "Her kadın oturmuştur / kucağına şefkatin / Aralamıştır bacaklarını" diyerek cesur bir söyleyişe yaslanıyor ve "Uykusu dar, kederi geniş olana" yolladığı sözcüklerle sevişmenin alevini söndürmeyi arzuluyordu. Seyhan Kurt'un "Kum"u "Şiirin zehrinde üç hafiye / medeni bilgiler, kurgu ve yabancı odam" dizeleriyle başlıyor ve giderek genişleyip sözündeki siyah mürekkepten süzülen sözlerle aşka yenilişi dillendiriyordu.

21. (Kasım-Aralık) sayıda İbrahim Halil Baran'ın "Su Ölümleri"nde şairin billur kalbinde taşıdığı vandalla çarpışmasının gerilimi, durduk yerde çekilen suların gizemi, aile mezarlığında toplanıp susmanın tedirginliği bir aradaydı. Mehmet Erte'nin "Çünkü Ben Bir Gülüm"ü bencilliğini gül olmakla, öteki çiçeklerin önüne geçmekle açıklayan, her dudakta tatlı bir kıvrımın bulunduğuna inanmanın iyimserliğiyle var olan bir duyuşu işaretliyordu. Erte'nin bu şiirinde, belki de yıldırımların değil de gülün diliyle konuşmasının etkisidir, ilk kitabındakilere göre daha yumuşak bir ses duyduğumuzu söyleyelim. Şükrü Erbaş'ın "Mumdan Zamanlar"ı imgeselliği temel alan bir şiirdi ve kanıksamanın rahatlığına sığınmaya sesleniyordu: "Ey alışkanlığın dayanılmaz gücü / Nasıl yaşardık sen olmasaydın..." Gülenay C. metaforik bir adlandırmayla "Cenk Hikâyeleri" biçiminde adlandırdığı dosyasından çıkararak Yom Sanat'ın bu sayısında yayımladığı üçüncü bölümde yitiri(li)şin acısını dillendiriyordu: "birazdan gök düşecek / boşluğu çizecek kuşlar / parmak izlerim çekilecek".





Ötekiler:

Bu kısımda kendisinden çok az sayıda şiire değindiğimiz dergilerden söz etmeyi uygun bulduk. Buradaki dergileri, “ötekiler” arasında saymamızın başka bir anlamı ya da hedefi yok. Şiir yayımlayan, şiire özel bir önem veren dergilere şiir tutkunu bir kalem sahibi olarak saygımız var elbette. Ne var ki Ada (Samsun), Aratos, Ayna, Dem, El İzi, Etken, Gölge, İnsancıl, Poetik Har, Tasfiye, Yalın Ses gibi dergilerde yer alan şiirlerin yıl ortalamasının altında kaldığını da belirtmek gerekiyor. 2004'te tek sayı çıkan Etken için de benzeri bir belirlemede bulunabiliriz.

Akköy dergisinin etkinlik sayılarının şiir izlerçevresi için doyurucu oyduğunu söylememiz gerekiyor. Etkinlik dosyalarının yayımlandığı sayılarda bulunan şiirlerin kitaplardan seçilmiş olma olasılığı şiirler hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapmamızı engelledi. Amik yıl içinde çok sayıda şiir yayımlayan ama genelde estetik düzeyi pek de yüksek olmayan şiirlere yer veren bir dergiydi. Bununla birlikte derginin 32. (Kasım) sayısında Orhan Tüleylioğlu'nun "Biriken" şiirinin etkileyiciliğine işaret etmek gerekiyor. "yüzümdeki bir imlâ hatası / ele verdi beni / yaralı bir yalan / gölgesi bile olmayan / bir anlam" diye başlayan, ilişkisizliğin sırlarını yakalayan, "soğuğu adımlarıyla" hızlanan, insanın yalnızlık rolüne işaret eden bir şiirdi "Biriken".

Dört sayı yayımlanan ve şiire özel bir önem veren Aralıklar'ın 2. (Şubat) sayısında Müştehir Karakaya'nın "Eylülüm Olmasın" şiiri coşkulu bir imgesellikle yürüyordu: "bu ateşten bir gömlek daha biçmesin terzi". Bir sonraki sayıda (3, Mart-Nisan) Ali Varol'un "Yirmi İki Yaş" şiiri zevk ve renk arasında salınan gençlik gerilimini, hırçınlığını duyuruyordu. Ardıçkuşu'nun 12 sayısında da çok sayıda şiir vardı 2004'te. Aziz Kemal Hızıroğlu, Enver Sipahioğlu, Necdet Tezcan, Burhan Mendi, Fatigül Balcı gibi isimlerin şiirleri dikkat çekiyordu dergide. Şairler hakkında özel sayıların da yapıldığı Ardıçkuşu'nda yayımlanan şiirlerin genelde didaktik, söylevci veya içdökümüne dayalı duygusal şiirler olduğu görülüyordu ama arada yayımlanan usta şiirler derginin şiir cephesini kurtarıyordu. Sözgelimi 67. (Ekim) sayıda Dağlarca'nın, "Giyinirken soyunuyor / Soyunurken giyiniyor sesinden" diyen nefis şiiri "Ses" vardı. Aynı sayıda yer alan, Atila Er'in "Bir İnce Ses Olsaydım Anadolu Dergilerinde" şiiri edebiyatta merkez-taşra tartışmasına ilginç bir değiniydi ve taşranın yanında yer almanın gururunu yansıtıyordu.

Aykırısanat her sayısında şiire yer vermekle, amatör şiiri içtenlikle destekleyen bir dergi olarak göründü. Dergide şiirleri yayımlananlar arasında M. Demirel Babacanoğlu, Arslan Bayır, Fuat Çiftçi, Tan Doğan, Adnan Gül, Necdet Tezcan gibi isimler dikkat çekiyordu.

2004'te çok sayıda şiire yer veren Beşparmak dergisinde geçen yıl daha çok Tan Doğan, Asım Öztürk, Yunus yaşar, Kemal Gündüzalp, Tahsin Şimşek, Hasan Hüseyin Yalvaç, Funda Aytüre, Arslan Bayır, Osman Serhat Erkekli, Durmuş Ali Özkale, Burak Tokcan gibi isimlerin şiirleri yayımlandı. Toplam iki sayısını incelediğimiz Bir Ünlem'de az sayıda şiir vardı ve bunlar da genel düzeyin altında görünüyordu.

Çalı'da yıl içinde yayımlanan şiirler arasında İdris Yalçın'ın "Duayı Kemiren Karınca"sı dikkatimizi çekti. Davetsiz Misafir çok az sayıda şiir yayımladı, bunların çoğu beatnik bir hava taşıyordu ve belli bir heyecanı yansıtmakla birlikte yenilikçi ya da etkileyici olmaktan uzaktı. Her sayısında epeyce şiir bulunan Derkenar'da daha çok Yasin Onat, Mervan Aksu, Melih Külekçi, Erkan Kara, Atanur gibi isimlerin şiirleri öne çıktı 2004'te. Derginin 6. (Kasım-Aralık) sayısında yer alan, Furkan Çalışkan'ın "Sıfır Noktası" şiiri "yüksek dozda güneş içinde" geçen zamanları, "absürd bir filmin sonunu bekler gibi" yaşanan hayatın tuhaflıklarını duyuruyordu. Deyiş geçen yıl üç sayı çıktı ve şiire her sayıda yer verdi. Dergide Emin Bayraktar, Mustafa Tunç, Taha Asım, Ali Arıkmert, M. Alper Taş gibi isimlere ait şiirlerin ötekilere göre daha sıkı olduğunu söylemeliyiz.

Üç sayı çıkan Düşe-yazma'nın 7. (Mart-Nisan) sayısında yer alan, Şükrü Erbaş'ın "Ağaran Bir Suyum" şiirinde yaşlanmanın ve bir şeyleri yitirmenin tedirginliği, zamanın hızına yenik düşmenin acısı sezdiriliyordu: "Nereden mi anlıyorum yaşlandığımı / Kadınlar gittikçe daha güzel // Güneş daha hızlı adımlıyor gökyüzünü / Sular daha soğuk rüzgâr daha serin".

Edebî Düşünce'nin Şubat-Mart sayısındaki iki şiirden biri Salim Nacar'a ait olan "Asya-minör"dü ve geçen yıl dergilerde yayımlanan binlerce şiir içerisinde sözü edilmeye değer bir metindi. Müzik alanına ilişkin kavramları şiirleştirmede çok başarılıydı Nacar. Sonbaharın "güzide bir yalan" olduğunu söyleyen şair birbirine yakın görünen insanlar arasındaki iletişimsizliğe temas ediyor ve derin bir duyarlığı ortaya koyuyordu: "çoğal baba bu ırmak kuruyacak / anne kaderin saklı vermidon / eviçlerinde kurulu tuzak / eviçlerinde yalnızlıklar ve sen".

Üç sayı çıkan Edebiyat Atölyesi’nde Mehmet Aras, Sevgi Erim, Mustafa Erinç, Fergül Çırpan, Ruhan Mavruk, Mustafa Özenç, Elif Şahin… gibi isimlerin şiirleri dikkat çekti. Eskişehir Sanat'ta M. Mete Ayhan, Funda Aytüre, Zehra Çam gibi isimlerin şiirleri vardı geçen yıl. İki sayı çıkan Felsefece'nin şiire de yer verdiğine işaret etmek gerekiyor. Aynı şekilde iki sayı çıkan ve epeyce şiir yayımlayan Edebiyat Koop'ta yer alan şiirler de düzeyi tutturan metinler değildi. Bununla birlikte Ramazan Parladar'ın "Armut Tüyü" şiirinin öne çıktığını söyleyebiliriz.

Gökyüzü, gepgenç şairlerin ürünlerinin bir araya getirildiği bir seçki olma özelliğindeydi. Seçkinin 2004'te yayımlanan 11. sayısında Mehmet Ceylan'ın "Birikmiş Rüzgârlar"ı kendini yeniden okutuyordu. Güney, yıl içinde epeyce şiir yayımlamış olmasına karşın belli bir çizginin üstüne çıkamayan ürünlerdi yayımlananlar.

İspinoz'un pek çok sayısında, Osman Serhat Erkekli’nin ve Suna’nın sezgici ve anlık yaratıcılık eseri olan şiirleri yer aldı. Derginin Ocak (9) sayısında Suna imzasıyla yer alan şiirden birkaç dize: "uzun uzun bekledi bir yolcu / tren istasyonunda / çok uzun / vagonlar geldi / vagonlar gitti / ay eskidi gökyüzünde" Osman Serhat imzalı şiirde ise sanki şairin dünyanın sonuna ilişkin olarak ne istediğini gizliden gizliye sezdiren dizeler vardı: "Güneş soğuyor, soğudu / Kıyamet / Söylenen bütün sözler, pelür / bir kâğıt gibi eriyecek".

Kaçak Yayın'ın "Kanat Alıştıranlar" sayfalarında gençlere şiir konusunda öğütler verildiği görüldü. Bu sayfalarda gençliğin heyecanını yansıtan ürünler yayımlandıysa da bunlar içerisinde çarpıcı bir şiire rastlayamadık. 2004'te tek sayı (10) çıkan Kuzey Yıldızı'nda sözü edilecek düzeyde bir şiir yoktu ne yazık ki…

Mavi Dergi'nin her sayısında epeyce şiir vardı bu yıl. Bunlar arasında bizim ilgimizi en çok çeken ise Necdet Tezcan'ın, "hiç tanımadığım bir ağaç / kiraz tartıyor, haziran ya!..." dizelerinin de yer aldığı "Vizesiz" şiiriydi.

Efe Murat, Cem Kurtuluş ve Mustafa Altay Sönmez'in ortak seçkisi olarak tek sayı çıkan Oda'da bu isimlerin "deneysel" diyebileceğimiz metinleri, anlamsızlığı zorlayan şiirleri yer alıyordu. Mustafa Altay Sönmez'in şiirlerinin daha bir "okunabilir" olduğu, poetik estetiğin yüzyıllar içindeki kazanımlarını bu şairin daha bir içselleştirdiği söylenebilir.

Dört sayı çıkan Patika'nın 45. (Mayıs-Haziran-Temmuz) sayısında Salih Bolat'ın "Kar Düşünceleri" derginin yıl içindeki şiir çizgisini yükselten ve "içine girip kaybolacağı fırtına"ya bakan bir şiirdi: "uzaklaşan karla avundum / nasılsa biri duyardı kışın sesini / aşılmış onca yolun hatırı için / bir sap nergis olsun büyütülürdü / görmezden gelinirdi terzinin hatası / yanılmışım."

Sanat ve Hayat çok önem vererek olmasa da şiir yayımlayan bir dergiydi ama estetik-poetik düzey ekseninde bizim buluşabildiğimiz, bizimle buluşabilen şiirler değildi yayımlananlar. Ses(s)iz'in ilk sayısında Altay Öktem, Aziz Kemal Hızıroğlu, Salih Mercanoğlu, Şerif Erginbay gibi tanınmış imzaların yanı sıra Sezgin Öndersever, Murat Küçük ve Ali Bozdemir gibi genç isimlerin şiirleri de vardı. İkinci sayıda tanınmış imzaların sayısı biraz daha artmış, Haydar Ergülen, Fuat Çiftçi, Şükrü Erbaş gibi isimler de Ses(s)iz'e destek sunmuşlardı. Ses(s)iz'in yayın kuruluna önerimiz, tanınmış imzalardan çok kendi yazı ve şiirlerine yer vermeleri, "sessiz" kalmayıp "ses"leriyle bir "iz" bırakmaları, bunun için de seslerini daha fazla çıkarmalarıdır.

Tek sayı çıkan Sözbahçesi'nde Kaan Oğuzcan'ın "Kırılan" başlıklı şiirinde sanki başlık da şiirin bir dizesi gibi düzenlenmişti: "(Kırılan) Masaysa; / yere saçılır kâğıtlar, / bulamazsınız dağılan sözcükleri" veya "(Kırılan) Şişeyse / Yere dağılır gecenin kanı, / bulamazsınız rengini ve cinsini". Birkaç sayı çıkan Sunak'ın 8. (Ocak-Şubat) sayısında Mesut Aşkın'ın dünden bugüne yalnızlaşmayı dile getirdiği şiirine işaret etmek gerekiyor. Hiçbir yerde var olamayan, hayatı kavradıkça yalnızlaşan bireyin anlatıldığı şiirde ses ve yapı da gözetilmişti: "Al bu göğü pencereden / Dün her şey bitmiş / Büyüyen yalnızlaşıyor / Babamda annem annemde ölü // Evde ben / Büyüyen yalnızlaşıyor". Toplam 5 sayı çıkan Sühan'ın bazı sayılarında poetik yazılar bulunmakla birlikte şiir yoktu; bu da, dergi adına farklı bir duruşun işaretiydi. 5. (Aralık-Ocak) sayısında Bünyamin K.'nın "Düşük" şiiri yer alıyordu ve bu şiirde susturulmayı karşı duyulan isyanın çok anlamlılık ekseninde çarpıcı ifadelerle dillendirildiği dikkati çekiyordu: "Susun! diye işaret eden hemşire, / Susun! Susun! Diye bağıran öğretmen, / Susun! Susun! Susun! Diye çıldıran bir ergen, / ürkmekten bitkin kargalar, öyle sessizlik..."

Şafak’ın her sayısında şiir vardı ve dergide özellikle Ahmet M. Ahmet, Emre Ahmet, Tan Doğan, Mehmet Dükkâncı, Hüseyin Mazlum, İlker Mehmet, Mücahit Mümin’in ve daha başka pek çok ismin şiirleri yer aldı.

Har ay sektirmeden yayımlanan ve belli bir yayın disiplinine sahip olan Tay'da epeyce şiir vardı geçen yıl ama bunların büyük çoğunluğu genel çizginin altındaydı. 41. (Şubat) sayıda Aziz Kemal Hızıroğlu'nun "Hile"si yokluğunu kalabalıkların doldurduğu birine duyulan özlemi dile getiriyordu: "anlatamadıkça uzun susulur / başka yalnızlıklar bulunurdu / ve yokluğun / ve yeni bir hakem / yine hile". Topal Karınca'nın 13. (Ocak-Şubat) sayısında yayımlanan, İlhan Kemal'in "Meneviş ve Kurdela" şiiri değinilmesi gereken bir derinlik taşıyordu. Şiir, "yatay simetrik yapı"yla oluşturuluşunun yanında genç şairin bu yapıyı kavramış ve şiir dilini yerinden oynatma meselesini önemsemiş olması bakımından dikkate değerdi. Şiirden iki dize: "güneyde, gülüşlerin yaralarını çok derin üşüyor şimdi / yüzünü aynamda kırıp, yağdığından beri uzaklara". Derginin 15. (Mayıs-Haziran) sayısında yer alan, Meltem Denizeri'nin "Yaban"ı ilgi çekici bir masal-şiirdi. Dergiden edindiğimiz izlenimlerle çok genç bir şair olduğunu sandığımız Denizeri, masal atmosferi içinde ironiyle karışık ilginç imgeler yaratıyor: "yanan anızlarda ısınan karıncalar", "genç kaplumbağanın yaş gününde / tam dört yüz ateş böceği / mum yakmış", "ördeklerarası güzellik yarışmasını kazanan yabanördeği". Toplu Fotoğraflar, şiir heveslisi öğrencileri yüreklendiren bir degiydi. Türk Dili Dergisi çok az (yalnızca iki sayısında) şiir yayımladı.

Uzak’ın inceleyebildiğimiz tek sayısında (Eylül 2004) Gökhan Akçiçek, Osman Serhat Erkekli, Serkan Özer ve İrfan Yıldız gibi isimlerin şiirleri dikkat çekiciydi.

Yedi İklim yıl içinde en çok şiir yayımlayan fakat nitelik açısından belli bir ortalama tutturamayan dergiler arasındaydı. Bu dergide yer alan şiirler arasında (sayı: 169, Nisan) Sedat Umran'ın "Ölümün Gücü" şiirine değinmek isteriz. Bu metin, şairin son yıllarda giderek yoğunlaşan ses arayışının ve metafizik ilgisinin izlerini taşıyordu: "Yazısız yasaları ölümün / Yazılısından daha güçlü / Doğmak, yaşamak ve ölmek / Kör-düğüm olmuş bu üçlü". Üç sayı çıkan Yitik Düşler'in 39. (Ocak) sayısında Cafer Keklikçi'nin "Yasak Bölge"si insanların günlük hayatın sıradanlıklarına aldanışına teması bakımından, yanı sıra Gökhan Akçiçek'in "Boş Sınıflar Öğrencisi" ve "Öğretmenim Gidiyor" şiirleri hüzünlü ayrıntıları yapaylığa ve duygusallığa düşmeden dile getirmesi açısından etkileyiciydi.

Sonuç:

Şiir örneklerinden bu kadar çok söz ettikten sonra fazla lafa gerek yok aslında. Bununla birlikte sonuç niyetine birkaç söz etme gereği duymuyor değilim. Bu yıllığın, tarafımdan kaleme alınan "Dergilerde Şiir" bölümü uykusuz gecelerden, karla eve kapandığımız gündüzlerden, kahvaltı bile yapmadan yollara düştüğümüz, iki ev arasında mekik dokuduğumuz zamanlardan geçti. Dergilerin taranışında açıkçası büyük bir sorun yaşamadım; çünkü belli başlı dergileri yıl içinde zaten izliyor ve öncelikle şiirleri okuyarak sağa sola notlar düşüyor, işaretler koyuyordum kendimce. Asıl zor olan hem parçalı bir yöntemle tek tek dergilere ve şiirlere hem de bütünlüklü bir bakış açısıyla geçen yılın şiirine bakmak, şiirleri bu bakışla değerlendirmeyi denemekti. Bilmiyorum yapabildim mi?

Genel olarak baktığımda geçen yıl içerisinde yeni ve yenilikçi kıpırdanmaların dikkat çektiğini söyleyebilirim. Zaten poetik tartışmaların artması, yıllık sayılarındaki artış, dergilerin çoğalması böyle bir canlılığı haber veriyordu. Yeni ve yenilikçi, yaratıcılığa sahip, sezgi gücü yüksek gencecik (ben, henüz gençler arasında olduğumdan yeni yetişen arkadaşlar için "gencecik" sıfatını kullandım) şairlerin gelmekte olduğu görülüyor. Bunların sayısı çok değil ama olsun; zaten hemen her dönemde yüzlerce şair "birkaç", hatta kimi zaman "bir" şaire çalışmış değil midir? Umarım önümüzdeki yıl dergilerde yayımlanan, yıllıklara ve seçkilere giren nitelikli şiirlerin sayısı artar. Kimseye "şunu yap bunu yapma, şunu yayımla bunu yayımlama" diyecek kadar saygısız değiliz ama bazı dergilerin, şiir anlayışlarını gözden geçirmeleri, Türk şiirinin hangi noktada olduğunu görüp ona göre bir eleme ve yayın yapmaları iyi olur demekten de kendimi alamıyorum.

Daha fazla uzatmayayım... Bu bölümün yazılışı sırasında kendilerini ihmal ettiğim yakınlarımdan özür diliyorum. Beni anlayacaklardır... Son iki yıldır hemen her konuda yanımda olan, iyiniyet ve anlayış timsali "soğuk odalar perisi"ne, evde birlikte çalıştığımız günlerde her türlü kahrımızı şikâyetsiz çeken sevgili editörüm Cenk Gündoğdu'ya ve Türk şiirine birkaç dizeyle de olsa katkıda bulunan bütün şairlere şiir adına teşekkürlerimi iletiyorum.

Bâki Ayhan T.
Not: Bu yazı Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu tarafından hazırlanan Şiir Defteri’nden alınmıştır.


0- Defa Yorum Yapıldı. Bu Şiir Hakkında Yorum Yap: “2004'te Dergilerde Şiir”

Yorum Formu

      Convert to boldConvert to italicConvert to link

 


ÖNCEKİ ŞİİRLER
ARSIV
  • Yapıbozum Şiirleri

  • Nilgün Marmara

  • Edip Cansever

  • Enis Batur
  • Felsefe Notlari
  • Borges Defteri
  • Şimdiye kadar

    Los Angeles Probate Lawyer
    kişi ziyaret etmiştir.

    ATOM 0.3